Sevgili okurlar,
Geçenlerde telefonumdaki fotoğraflara bakarken ilginç bir şey fark ettim. Binlerce fotoğraf vardı. Farklı şehirler, farklı insanlar, farklı manzaralar... Karadeniz’in sisli yaylaları, Afrika’nın kırmızı toprakları, bir çocuğun utangaç bakışı, gün batımında sessizce duran bir kayık... Hepsi oradaydı. Hepsi kayıt altına alınmıştı.
Fakat bir anda kendime şu soruyu sordum:
“Bu kadar şeyi kaydettim ama gerçekten ne kadarını yaşadım?”
Sanırım çağımızın en büyük çelişkilerinden biri burada başlıyor.
Artık hiçbir şeyin kaybolmasına izin vermiyoruz. Her anı saklamak istiyoruz. Gittiğimiz restoranı fotoğraflıyoruz. İçtiğimiz kahveyi fotoğraflıyoruz. Gün batımını fotoğraflıyoruz. Çocuğumuzun ilk adımını, doğum günlerini, seyahatlerimizi, hatta bazen yemekten önce tabağımızı bile...
Çünkü unutmak istemiyoruz.
Ama bazen anı kaydetmeye çalışırken onu yaşamayı unutuyoruz.
Güzel bir manzaranın karşısında duruyoruz. Elimiz hemen telefona gidiyor. Oysa belki de yapılması gereken ilk şey fotoğraf çekmek değil, birkaç dakika sessizce bakmak. Rüzgârı hissetmek. Bulutların hareketini izlemek. O anın içimize işlemesine izin vermek.
Çünkü bazı güzellikler önce kalpte yaşanmalı, sonra fotoğraflanmalıdır.
Son yıllarda dünyanın birçok yerini görme fırsatım oldu. Bazen öyle manzaralarla karşılaştım ki makinenin vizörünü gözümden indirdim. Çünkü fotoğraf çekmeden önce o anı yaşamak istedim. İçimde bir yere yerleştirmek istedim.
Çünkü biliyorum ki insan sadece gördüğü şeyleri değil, hissettiği şeyleri hatırlar.
Bugün elimizde geçmişte hiçbir neslin sahip olmadığı kadar büyük bir arşiv var. Telefonlarımızda on binlerce fotoğraf taşıyoruz. Fakat garip olan şu ki, hatırlama becerimiz aynı oranda güçlenmedi.
Belki de tam tersine...
Eskiden insanların yüzlerce fotoğrafı yoktu. Ama anıları daha canlıydı. Çünkü onlar görüntüyü değil, duyguyu biriktiriyordu.
Şimdi ise bazen bir konseri telefon ekranından izliyoruz. Bir çocuğun gösterisini kameranın arkasından takip ediyoruz. Gün batımını çıplak gözle görmek yerine ekranın kadrajına sığdırmaya çalışıyoruz.
O anı saklıyoruz ama o anın içinde bulunamıyoruz.
Fotoğrafın hayatımdaki yeri çok büyük. Yıllardır insanlara fotoğraf anlatıyorum. Binlerce kare çektim. Fakat fotoğraf bana zamanla çok önemli bir şey öğretti:
Fotoğrafın amacı yaşamanın yerine geçmek değildir.
Fotoğraf yaşanmış bir duygunun izidir.
Eğer duygu yoksa, geriye sadece piksel kalır.
Bazen en güzel kareyi çekemediğim anlar oldu. Çünkü manzarayı seyretmeyi tercih ettim. Çünkü karşımdaki insanı dinlemeyi seçtim. Çünkü makineyi elimden bırakıp hayatın içine karıştım.
Ve yıllar sonra fark ettim ki en çok hatırladığım anlar da onlar olmuş.
Çekemediğim bazı fotoğrafları hâlâ hatırlıyorum.
Ama hissetmediğim bazı fotoğrafların varlığını bile unutmuşum.
Belki de mesele tam olarak budur.
Hayat bir arşiv oluşturma yarışından ibaret değildir.
Yaşamak, sadece kaydetmek değildir.
Bazen telefonu cebimize koyup gökyüzüne bakmak gerekir. Bazen fotoğraf çekmeden çocuğumuzun kahkahasını dinlemek. Bazen paylaşmadan sevmek. Bazen göstermeden hissetmek.
Çünkü insanın hafızasında en uzun kalan şey görüntüler değil, duygulardır.
Yıllar sonra hangi fotoğrafı çektiğinizi unutabilirsiniz.
Ama bir dağın zirvesinde hissettiğiniz özgürlüğü...
Bir dostla edilen sohbetin sıcaklığını...
Bir çocuğun gözlerindeki masumiyeti...
Ya da sevdiğiniz insanın sessizce elinizi tuttuğu o anı unutmazsınız.
Belki de bu yüzden bazen kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bu anı gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece kaydediyor muyum?
Çünkü hayat, hafıza kartlarına sığmayacak kadar büyük bir şeydir.
Ve bazı anlar vardır ki, en güzel fotoğrafı çekilerek değil, hissedilerek saklanır.
Hayatımız Fotoğraf’ta bu hafta kendimize küçük bir hatırlatma bırakalım: Her şeyi kaydetmek zorunda değiliz. Bazen sadece yaşamak yeterlidir.