İnsanlık tarihinin binlerce yıllık serüveninde değişmeyen tek şey, tarihin tekerrürden ibaret olduğu ve insan ilişkilerinin belirli döngüler etrafında döndüğüdür. Bu döngülerin en canımızı yakanı ise şüphesiz güven ve aldatılma üzerine kuruludur. “Beni bir kere aldatana yazıklar olsun, beni ikinci kere aldatırlarsa bana yazıklar olsun.” Atasözünün de ifade ettiği gibi bu basit ama çarpıcı cümle, sadece bireysel bir sitemin değil; toplumsal, siyasal ve psikolojik bir körlüğün de teşhisidir. Kişinin ilk aldatılması bir deneyimsizlik, bir saflık, bir basiret bağlanması veya karşısındakinin kötü niyetinden kaynaklı olabilir. Ancak aynı senaryonun, defalarca aynı aktörler veya farklı maskeler takmış aynı zihniyetler tarafından arka arkaya sahneye konmuş olması ve her seferinde kişilerin aynı coşkuyla veya saflıkla sahnelenen bu oyuna inanması, kandıranın maharetinden çok, kandırılanların derin bir gaflet içerisinde olduğunu gösterir. Bir toplumda insanları aynı senaryo ile defalarca kandırmak, sanıldığı kadar zor değildir. Çünkü bu senaryoları yazanlar, insanın en zayıf noktalarını, saflıklarını, inançlarını ve aidiyet duygularını çok iyi bilirler. İnsanoğlu, yapısı gereği inanmaya ve umut etmeye meyillidir.
Hayatın zorlukları karşısında tutunacak bir dal, bir kurtarıcı veya işleri yoluna koyacak bir formül arayışı içerisindedir. İşte tam bu noktada, aynı amaca hizmet eden ama vitrinde bambaşka görünen maskeli yapılar devreye girer. Artık sahnedeki dekor ve ışıkların rengi farklıdır. Oyuncuların giydiği kostümler yenilenmiş fakat oyunun metni ve netice değişmemiştir. İnsanlar, yeni bir yüz gördüklerinde yeni bir vizyon gördüklerini zannetseler de gördükleri o yeni yüz, eski ve yıpranmış yüzlerin kötü bir kopyasından başka bir şey değildir.
Bu illüzyonun en başarılı uygulandığı alan, şüphesiz ki kolektif kitle hareketleri ve güç odaklarının stratejileridir. Birbirine tamamen zıt ideolojileri veya savları savunan insanların, günün sonunda hep aynı kapıya çıktıklarını görmek dehşet vericidir. İlk bakışta bu iki kutbun birbiriyle amansız bir savaş içinde olduğunu düşünürsünüz. Oysa biraz daha derine indiğinizde, her iki akımın da aslında statükoyu korumak, kitleleri belirli bir çizgide tutmak ve gücü belirli bir odakta toplamak için tasarlanmış iki farklı kaldıraç olduğunu fark edersiniz. Farklı kitleler için farklı söylemler gerekir. Amaç ise tektir: Havuzun suyunu hep aynı değirmene akıtmak. Peki, insanlar bu kadar bariz bir oyunu nasıl göremezler? Neden aynı taşa defalarca takılmaya devam ederler? Neden Aynı oyuna düşer dururlar? Bunun cevabı, insanın kendi yarattığı konfor alanında ve yüzleşme korkusunda saklıdır. Aldatıldığını kabul etmek, büyük bir entelektüel ve duygusal maliyet gerektirir. “Ben yanıldım, benim güvendiğim dağlara kar yağdı, ben bu oyunu göremedim” demek, insanın kendi egosuyla ve zekâsıyla hesaplaşmasını zorunlu kılar. Çoğu insan bu ağır hesaplaşmadan kaçınmak için, maruz kaldığı aldatmacayı rasyonalize etmeyi seçer. “Bu sefer farklı olacak”, “Bu adamların niyeti kötü değil, çevreleri bozuyor” ya da “Diğerleri daha kötü, en azından bunlar bizden” diyerek kendi kendini teselli eder. Bu psikolojik savunma mekanizması, sahtekârların en büyük sermayesidir. Onlar, insanların kendi kendilerini kandırma potansiyeline güvenirler ve bu güvenlerinde neredeyse hiç haksız çıkmazlar.
Aynı senaryo ile defalarca kandırılmanın yarattığı bir diğer acı sonuç ise, toplumdaki adalet ve güven duygusunun tamamen erimesidir. Sürekli aynı oyunun kurbanı olan kitleler, bir süre sonra sadece kandıranlara değil, dürüst olanlara da şüpheyle bakmaya başlarlar. Gerçek ile sahtenin, samimiyet ile riyakarlığın ayırt edilemediği bir kaos ortamı doğar. Bu ortamda en çok sesi çıkanlar, en iyi maske takanlar ve en profesyonel ajitasyonu yapanlar hep kazanır. Temiz duygularla, gerçekten bir amaca hizmet etmek isteyen insanlar ise bu tiyatro sahnesinin gürültüsünde kaybolur gider. Sonuçta, “yazıklar olsun” denilen o ikinci evreye geçildiğinde, toplum kendi iradesini ve geleceğini kendi elleriyle teslim etmiş olur.
Bu kısır döngüden çıkmanın tek bir yolu vardır: Söylemlere değil, eylemlere ve sonuçlara bakmak. Kişilerin veya yapıların kendilerini nasıl tanımladıkları, hangi süslü cümlelerin arkasına saklandıkları önemsizdir. Önemli olan, o cümlelerin günün sonunda kimin işine yaradığı, hangi güç odağını beslediği ve topluma ne kaybettirdiğidir. Şekilsel farklılıkların ötesine geçip özdeki ortaklığı görebilen bir basiret, en profesyonel senaryoları bile yırtıp atabilir. İlkinde aldatılmak insan olmanın, inanma ihtiyacının bir bedelidir ve belki de affedilebilir. Ancak ikincisinde, üçüncüsünde ve sonrasındaki her aldatılışta fail artık dışarıda değil, aynanın tam karşısındadır. Unutmamak gerekir ki, celladını kurtarıcısı olarak gören bir toplumun trajedisi, sahnelenen oyunun büyüklüğünden değil, seyircinin gözlerini ısrarla kapatmasından kaynaklanır.