Hayatımızı Acımsızca Ele Geçiren Üçgen (Zenginlik,Fakirlik, Öğrenci Olmak)

Bu haftaki köşe yazımda şöyle bir şeye değinmek istedim: Son zamanlarda insanlarımız ne siyasetin bitmeyen tartışmasının peşinde, ne sporun rekabetinde eskisi gibi heyecan arıyor, ne de eğlencenin içinde gerçekten gülüp hafifleyebiliyor. Çünkü içimizde büyüyen şey “ilgisizlik” değil; bildiğin yorgunluk… Öyle bir yorgunluk ki insanın sadece bedenini değil, hevesini, sabrını, hatta merakını bile tüketiyor. Haber açıyorsun, iki dakika sonra kapatıyorsun. Bir sohbet başlıyor, “boş ver” diye bitiyor. Bir şarkı çalıyor, bitince geriye yine aynı ağırlık kalıyor. İçimizdeki hâl sanki aynı cümlede birleşti: “Ben artık taşıyamıyorum.”
Bu ülkenin içinde görünmez bir üçgen var. Bir köşesinde çok zengin olanlar var; hayatı zamla değil fırsatla okuyanlar… Bir köşesinde fakir olanlar var; içinde asgari ücretliler ve emekliler… Ayın ortasında cüzdanın değil yüreğin daraldığı insanlar. Üçüncü köşede ise üniversite öğrencisi olup çalışmaya mahkûm olanlar var; hem okuyor, hem işe koşuyor, hem de elindeki sınırlı burs/krediyle hayata tutunmaya çalışıyor. Bu üçgenin ortasında kalan milyonlar ise her gün biraz daha sessizleşiyor. Çünkü bazen sessizlik umursamazlıktan değil, tükenmekten doğuyor.
İnsanların diline dolanan bir cümle var: “Keşke asgari ücretin üç bin lira civarı olduğu günlere dönsek.” O günlerde de hayat pahalıydı, yine zordu, yine sıkışıyorduk. Ama çoğu insanın hafızasında şöyle bir his kaldı: “Yine de kira bir şekilde dönerdi; mutfak bir şekilde yürürdü; en azından yetmeye çalışırdı.” Şimdi ise tam tersi bir duygu hâkim. Para eline geçiyor ama daha geçer geçmez eksiliyor. Yetmiyor değil sadece; sanki daha baştan “yenik” başlıyor. Bu, insanın ruhunu başka bir yerden yoruyor. Çünkü yoksulluk bazen sadece cebin eksilmesi değildir; gelecek duygusunun eksilmesidir.
Ve işte bu ekonomi ve geçim sıkıntısı ülkeye başka bir büyük sorunu daha açtı; açmaya da devam ediyor. Sorun ne mi? İnsanlar çocuk yapmaktan vazgeçmiyor belki ama çocuk yapmayı erteliyor, hatta içinden “nasıl yapayım?” diye geçiriyor. Bir genç evlenmek istiyor ama ev kurmanın maliyeti gözünü korkutuyor. Bir çift “çocuk olsun” diyor, sonra hemen arkasından şu cümle geliyor: “Şimdi zamanı mı?” Kira, okul, beslenme, sağlık, bakım… Bunların hepsi sevgi meselesi olmaktan çıkıp hesap kalemine dönüşünce, insanın içi ürperiyor. Çocuğu sevmemek değil bu; tam tersine, “Ben iyi bakamazsam” korkusu. Bugün birçok gencin omzunda sadece kendi hayatı yok; ailesinin yükü, borç kaygısı, belirsizlik ve “yarın” korkusu da var. Böyle bir tabloda çocuk, mutluluk olarak değil, sorumlulukların daha da büyümesi olarak görünebiliyor. Sonuç ortada: doğurganlık azalıyor, genç nüfus düşüyor, ülke fark etmeden yaşlanmaya doğru gidiyor.
Bazen bana şöyle geliyor: İnsanlar siyasetle, sporla, eğlenceyle değil; “hayatın temelini tutturamamakla” yoruldu. Bu yüzden kimse bir tartışmaya coşkuyla giremiyor, bir maçla içini boşaltamıyor, bir eğlenceyle rahatlayamıyor. Çünkü kafanın bir köşesinde sürekli aynı soru dönüyor: “Yarın ne olacak?” Bu soru uzadıkça insanın içindeki neşe küçülüyor. Neşe küçülünce tahammül de küçülüyor. Tahammül küçülünce evlerin içi geriliyor, ilişkiler inciniyor, gülüşler yarım kalıyor. Sonra biz “neden herkes sinirli?” diye soruyoruz. Çünkü herkesin içinde bir şeyler birikiyor ve o biriken şeyin adı çoğu zaman çaresizlik.
Ben mucize cümleler kurmak istemiyorum. Kimseye “şöyle düşün, böyle bak” diyerek hayatı hafifletmek kolay değil. Ama şunu söylemek istiyorum: Bu yorgunluğu yaşayan tek kişi siz değilsiniz. Aynı sokakta, aynı durakta, aynı market kuyruğunda benzer bir ağırlığı taşıyan çok insan var. Bazılarımız bunu konuşuyor, bazılarımız susuyor. Ama susanlar da taşıyor. O yüzden bugün kendinize küçük bir iyilik yapın. Kendinizi suçlamayı bırakın. “Niye böyle oldum?” diye kendinizi hırpalamayın. Bazı dönemler insanın içi daralır; bu zayıflık değil, birikmiş hayatın sonucudur. Bir nefes alın, pencereyi açın, bir çay koyun… Ve içinizden geçen cümleyi inkâr etmeden kabul edin: “Ben yoruldum.” Bazen insanı iyileştiren şey çözümden önce dürüstlüktür.
Bu ülkenin insanı güçlüdür, evet. Ama güçlü olmak, her şeyi tek başına taşımak demek değildir. Birbirimize iyi davranmayı, birbirimize yaslanmayı, utanmadan “zorlanıyorum” demeyi yeniden öğrenmemiz gerekiyor. Çünkü yorgunluk da bulaşıcıdır, iyilik de… Ve bazen bir toplumun en büyük ilacı, birbirine yumuşamasıdır.
Mutlu hafta sonları. Haftaya “Burçin Gülbenk’le Hayata Dair” köşemizde başka bir konuyla buluşmak dileğiyle…