Bazen bir fotoğraf çekmiyorsun aslında. Sadece duruyorsun. Işığın bir yere nasıl düştüğünü izliyorsun. Zamanın, sen fark etmeden nasıl ağırlaştığını…
Hayatın da fotoğraf gibi olduğunu en çok bu anlarda anlıyorum. Koşmadığında. Yetişmeye çalışmadığında. Her şeyi kontrol etme ihtiyacını biraz olsun bıraktığında.
Fotoğraf makinesi eldeyken insanın eli titremez çoğu zaman. Ama hayatın içindeyken kalp titrer. Çünkü kadrajı daraltamazsın. İstemediğin detayları dışarıda bırakamazsın. Işık bazen serttir, bazen eksik. Ve çoğu zaman, ayar yapacak vaktin yoktur.
Bir karede neyi göstereceğine karar vermek kolaydır. Ama hayatta neyi taşıyacağına karar vermek… İşte orası zor.
Fotoğraf bize bakmayı öğretir derler. Ben katılmıyorum. Fotoğraf, bakmamayı öğretir. Gereksiz olanı görmezden gelmeyi. Kalabalığın içindeki sessizliği fark etmeyi. Bir yüzün kenarındaki çizgide saklı hikâyeyi…
Hayatta da en çok bunu kaçırıyoruz. Detayda boğulup anlamı yitiriyoruz. Herkes her şeyi görüyor ama kimse gerçekten bakmıyor. Gürültü çok, sessizlik az. Oysa insan, en çok sessizlikte kendine benzer.
Bir fotoğrafın gücü netlikten gelmez. Bazen bulanıklık daha dürüsttür. Bazen flu olan, gerçeğe daha yakındır. Hayat da öyle. Her şeyi netleştirmeye çalıştıkça sertleşiyoruz. Kendimize karşı da, başkalarına karşı da.
Oysa biraz bulanık kalabilsek… Biraz eksik. Biraz yarım. Belki daha insani olurduk. Işık meselesi var bir de. Fotoğrafta ışığı ararsın. Hayatta ise ışık seni bulur. Hazır değilsen yakar. Fazla geldiyse kör eder. Az geldiyse üşütür.
Kendi ışığını tanımayan insan, başkasının ışığında yanar. Bu yüzden herkes parlamaya çalışıyor. Ama kimse aydınlanmıyor. Parlamak geçici. Aydınlanmak kalıcıdır.
Bir fotoğraf çektiğinde, deklanşöre bastığın an aslında bir vedadır. O an bir daha gelmez. Hayatta da bazı anlar var; fark etmezsen geçip gider. Fark edersen, içini yakar ama seni büyütür.
Bence mesele iyi fotoğraf çekmek değil. İyi yaşamak da değil. Mesele fark etmek. Ne çektiğini. Ne yaşadığını. Ve en önemlisi, neyi kaçırdığını.
Fotoğraf bana şunu öğretti: Her şey kadraja girmek zorunda değil. Bazı şeyler dışarıda kalmalı ki fotoğraf nefes alsın. Hayat da öyle. Her şeyi içimize doldurdukça ağırlaşıyoruz. Biraz boşluk, biraz sessizlik, biraz mesafe…
Belki de büyümek dediğimiz şey, Kadrajı daraltmayı öğrenmektir. Gereksizi çıkarmak. Asıl olana yaklaşmak.
Ve günün sonunda, geriye dönüp baktığında “İyi ki çekmişim” demek değil mesele. “İyi ki fark etmişim” diyebilmek.
Çünkü hayat, En çok fark ettiğin anlarda, Fotoğraf olur.