Hayat Bir Çerçeveye Sığar mı?

Bazı sorular vardır; cevabını bilerek sorarız.
Sadece durmak, düşünmek ve hissetmek için…
“Hayat bir çerçeveye sığar mı?” sorusu da onlardan biri.
Hayat, çoğu zaman kontrol edemediğimiz bir akış gibidir.
Koşar, savurur, dağıtır.
Biz ise bu akışın içinde tutunacak küçük anlar ararız.
Fotoğraf tam da burada devreye girer.
Hayatı durdurmak için değil, ona yeniden bakabilmek için.
Bir çerçeve, sınır demektir.
Ne içeri girecek, ne dışarıda kalacak…
Bu seçim, fotoğrafın teknik bir meselesi gibi görünse de aslında derin bir insani karardır.
Çünkü hayat da böyledir.
Her gün, farkında olmadan çerçeveler kurarız.
Kimleri hayatımıza alacağımıza, hangi anları saklayacağımıza, neleri görmezden geleceğimize karar veririz.
Fotoğraf, bu seçimlerin görünür hâlidir.
Ama asıl mesele görünen değil, görünmeyendir.
Bir fotoğrafta kadrajın dışında kalan şeyler, çoğu zaman içimizde daha fazla yer kaplar.
Çünkü hayat hiçbir zaman bütünüyle anlatılmaz.
Sadece hissedilir.
Zaman, fotoğrafın içinde başka bir dile bürünür.
Günlük hayatın hızında fark edemediğimiz ayrıntılar, bir karede kendini ele verir.
Bir yüzün kenarında biriken yorgunluk, bir duvara yaslanmış gölge, yere düşmüş solgun bir ışık…
Fotoğraf zamanı durdurmaz; onu anlamlandırır.
Ve belki de bu yüzden bazı anlar, yıllar geçse de eskimez.
İnsan zihni, gördüğünü sandığından daha farklı algılar.
Önce şekli tanır, çizgileri, oranları, boşlukları…
Renkler sonra gelir.
Anlam ise en son.
Bu yüzden bazı fotoğraflar bizi hemen yakalar ama nedenini anlatamayız.
Çünkü his, kelimelerden önce gelir.
Fotoğraf, insanın kendisiyle karşılaştığı sessiz bir alandır.
Bazen bir yabancıyı çekerken, kendi yalnızlığını fark eder.
Bazen kalabalık bir sokakta, içindeki boşluğu görür.
Makine sadece aracıdır; asıl temas insanın kendi içiyle kurulur.
Bu yüzden fotoğraf, yalnızca bakmak değil, yüzleşmektir.
Sessizlik, iyi bir fotoğrafın en güçlü ortağıdır.
Bağırmayan, iddiasız ama derin kareler uzun süre yaşar.
Çünkü izleyene alan bırakır.
Düşünmesi, hissetmesi, kendi hikâyesini eklemesi için…
Hayat da en çok sessizken konuşur.
Fotoğraf bize sabrı öğretir.
Beklemeyi…
Işığın doğru yere düşmesini, gölgenin çekilmesini, anın kendini açmasını…
Bu bekleyiş, insanı aceleden arındırır.
Hayata yetişmeye çalışmak yerine, onunla yan yana yürümeyi öğretir.
Her fotoğraf biraz eksiktir.
Çünkü hayatın tamamı hiçbir zaman bir çerçeveye sığmaz.
Ama belki de güzelliği buradadır.
Eksik bırakarak anlatmak, fazlalıkları dışarıda bırakmak…
Geri kalan boşluğu izleyenin kalbine emanet etmek.
Bir fotoğrafçı için gençlik, takvimle ölçülmez.
Zamanı ne kadar yavaşlatabildiğiyle, bir ana ne kadar dikkatle bakabildiğiyle ilgilidir.
Hayatı tüketmek değil, hissetmek önemlidir.
Fotoğraf bu hissi canlı tutmanın yollarından biridir.
Peki, hayat bir çerçeveye sığar mı?
Elbette hayır.
Ama bazen, bir çerçevenin içinde durup hayata bakmak,
onu yeniden anlamak için yeterlidir.
Ve belki de asıl mesele şudur:
Hayatı bir çerçeveye sığdırmak değil,
o çerçevenin içinde kendimize dürüst kalabilmek.