Hafta Sonunu Yaşayamayan İnsanlar

Sevgili okurlarım, Bu haftaki köşe yazımda hepimizin içinde olduğu ama çoğu zaman üzerinde durmadığı bir konuyu ele almak istiyorum: hafta sonunu yaşayamadığımız bir düzenin içinde sıkışıp kalmak.
Hepimiz hafta boyunca çalışıyor, yoruluyor ve bir şekilde cumartesi ile pazarı bekliyoruz. Çünkü o iki gün bizim için nefes almak demek. Ailemizle vakit geçirmek, dostlarımızla buluşmak, biraz olsun dinlenmek demek. Ama artık bu bile birçok insan için mümkün değil.

Ekonomik şartlar nedeniyle hafta sonu çalışmak zorunda kalan insanların sayısı her geçen gün artıyor. Kimse isteyerek hafta sonu işe gitmez. Ama hayat şartları insanı mecbur bırakıyor. Ev geçindirmek, kira ödemek, çocuk okutmak derken insanlar dinlenmesi gereken günlerde bile çalışmaya devam ediyor.

Burada asıl sorun sadece yorgunluk değil. İnsanların hayatlarından eksilen zaman. Çünkü hayat dediğimiz şey aslında anlardan oluşur. Ve o anları yaşayamazsak, geriye sadece koşturma kalır.

Bir baba düşünün… Hafta içi zaten geç saatlere kadar çalışıyor. Eve geldiğinde çocuklar ya uyumuş oluyor ya da uyumak üzere. Hafta sonu da çalışıyorsa o çocukla ne zaman bağ kuracak?

Bir anne düşünün… Çocuğuyla doğru düzgün vakit geçiremiyor. Aynı evin içinde ama hayatları ayrı gibi.
Bu durum zamanla insanların içinde bir eksiklik oluşturuyor. Aile içinde paylaşımlar azalıyor. Sohbetler kısalıyor. İnsanlar aynı evde yaşasa bile birbirinden uzaklaşıyor.

Şimdi bir de Avrupa’daki duruma bakalım.

Avrupa’da birçok ülkede haftalık çalışma süresi ortalama 35–37 saat civarında. Çalışanların büyük bir bölümü hafta sonunu gerçekten dinlenerek geçiriyor. İş çıkış saatlerinden sonra kendilerine zaman ayırabiliyorlar.
Birçok ülkede çalışanların en az bir gün kesintisiz izin hakkı var. Ayrıca fazla mesai ciddi kurallara bağlı ve kontrol altında tutuluyor. Bu da insanların iş dışında bir hayat kurabilmesine imkân sağlıyor.

Ücretler de yaşam kalitesini destekleyecek seviyede olduğu için insanlar ikinci bir iş aramak zorunda kalmıyor. Hafta sonunu çalışarak değil, yaşayarak geçiriyorlar.

Bizde ise durum oldukça farklı.

Türkiye’de yasal çalışma süresi daha uzun ve birçok çalışan bu sürenin de üzerine çıkıyor. Hafta sonu çalışmak, özellikle özel sektörde artık neredeyse sıradan bir durum haline gelmiş durumda.

Yani sadece hafta içi değil, hafta sonu da çalışan bir kitle var.

Ekonomik zorluklar bu tablonun en büyük nedeni. Maaşlar yetmiyor, giderler sürekli artıyor. İnsanlar daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. Ama ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar yine de istedikleri hayatı kuramıyorlar.
Bu da insanın moralini bozuyor.

Sürekli çalışıp karşılığını alamamak insanı yorar. Sadece bedeni değil, düşünceleri de yorulur. İnsan kendini değersiz hissetmeye başlar. Bu da zamanla mutsuzluğu artırır.

Bir diğer önemli konu ise memuriyete olan ilginin artması. İnsanlar daha düzenli bir hayat istiyor. Hafta sonu tatili garanti olsun, maaşı belli olsun, yarını daha net olsun istiyor.

Çünkü özel sektörde çalışan birçok kişi bu güveni hissedemiyor. Ama burada başka bir sorun ortaya çıkıyor.

Daha ağır şartlarda çalışan işçiler, daha az kazandığını gördüğünde ister istemez içten içe kırılıyor. Bu durum toplumda huzursuzluk yaratıyor. Çünkü insanlar sadece para değil, adalet de istiyor.

Bir işçi sabah erken saatten akşama kadar çalışıyor ama aldığı maaş geçinmesine yetmiyor. Diğer tarafta daha düzenli çalışan ve daha iyi kazanan bir kesim var.

Bu fark büyüdükçe insanlar arasındaki mesafe de büyüyor.

Bu sadece ekonomik bir konu değil, aynı zamanda psikolojik bir durum. İnsan kendini kıyasladıkça mutsuzluğu artıyor. “Ben neden böyleyim” sorusu çoğalıyor.

Toplum olarak burada durup düşünmemiz gerekiyor.

Çünkü bu gidişat sağlıklı değil.

Sürekli çalışan ama dinlenemeyen, kazanan ama yetiremeyen, yaşayan ama keyif alamayan bir insan yapısı oluşuyor.

Belki de artık şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz gerçekten yaşıyor muyuz, yoksa sadece geçinmeye mi çalışıyoruz?
Eğer hafta sonlarımız bile bize ait değilse, burada ciddi bir sorun var demektir.
Hayat sadece çalışmaktan ibaret değildir.

Aileyle içilen bir çay, çocukla yapılan bir yürüyüş, dostlarla edilen bir sohbet… Bunlar küçük gibi görünür ama insanı ayakta tutan şeylerdir.
Bu yüzden hem birey olarak hem toplum olarak bu konunun farkına varmamız gerekiyor.
Unutmayalım, insan sadece çalışarak değil, yaşayarak mutlu olur.