GÜZEL YÜZLÜ ÇOCUK NASIL CANAVAR RUHLU OLUYOR?

Bu çocuğun fotoğrafına bakıyorsunuz… Yüzünde masumiyet, gözlerinde çocukluğun kırılgan ışığı. Ve sonra aynı çocuğun, babasına ait silahlarla kendi okulunu basıp arkadaşlarını katlettiğini duyuyorsunuz.

Akıl bunu reddediyor, vicdan bunu kabul edemiyor.

Türkiye’nin dört bir yanında evlerde ve her yerde aynı soru yankılanıyor: “Nasıl oluyor da bir çocuk bu kadar canavar ruhlu hale geliyor.?

Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde yaşanan saldırının yarattığı sarsıntı henüz dinmemişken, Kahramanmaraş’ta meydana gelen benzer bir katliam, artık bu olayların tesadüf ya da münferit olmadığını acı bir şekilde gözler önüne serdi.

Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ayşer Çalık Ortaokulu’nda gerçekleşen saldırıya dair ortaya
çıkan detaylar, aslında bu trajedinin bir anda yaşanmadığını, adeta adım adım geldiğini gösteriyor.

Saldırıyı gerçekleştiren öğrencinin olaydan önce dijital platformlarda yaptığı paylaşımlar, verdiği saatler, kurduğu cümleler… Hepsi bir çığlığın, bir tükenmişliğin ve en önemlisi de fark edilmenin izlerini taşıyor.

“Bugün yapabilirim. “Öğleden sonra 3 gibi…”
“Bu dünyaya ne kadar tükendiğimi göstereceğim…”

Yeni ortaya çıkan fotoğraflardan birinde saldırganın ayna karşısında çektiği özçekimde, babasına ait polis tören şapkasını taktığı görülüyor. Başka bir karede ise elinde iki silahla poz veriyor.

Bir başka görüntüsünde ise daha önce evde bulduğu silahlarla canlı yayın yaptığı ortaya çıktı. Canlı yayın görüntüsünde ise şarjör doldurma anları yer aldı.

Saldırganın ailesine dair iddialar da var. Kendi ifadesine göre babası tarafından şiddet gördüğünü söyleyen bir çocuk… Silahlara ilgisi olduğu bilinen bir ev ortamı. Atış poligonuna götürülen bir çocuk.

Burada durup sormak gerekiyor:

Bir baba, çocuğunun eline silah vermeden önce, onun ruhuna bakmayı neden akıl etmez?
O’nu, atış poligonuna götürmek yerine, bir psikoloğa götürmeyi neden akıl edemez?
Bir çocuk hedef almayı öğrenmeden önce, duygularını ifade etmeyi neden öğrenemez?

Okuldaki öğretmenleri, bu çocuğun “içine kapanık”, “asosyal” ve “sorunlu” bir öğrenci olduğu biliyor. Hatta bu çocuğun psikolojik sorunlarını tespit eden Müdür yardımcısı var. Okula her gelişinde çantası kontrol ediliyor.

Fakat aynı müdür yardımcısı bir buçuk ay önce, başka bir okula ataması yapılıyor.
Peki bu fark edilmesine rağmen neden etkili bir müdahale yapılmıyor? Neden eğitim sistemi, akademik başarıyı öncelediği kadar, bir çocuğun ruh sağlığını öncelemiyor?

Bugün gelinen noktada şunu açıkça görmek zorundayız:

Okullara güvenlik görevlisi koymak, kapılara dedektör yerleştirmek, çantalara arama yapmak… Bunların hiçbiri tek başına çözüm değildir. Çünkü sorun kapıdan giren bir silah değil, o silahı taşıyan zihindir.

Eğer bir çocuk kendini değersiz hissediyorsa, adaletsizlik duygusuyla büyüyorsa, yalnızlık içinde kayboluyorsa ve en önemlisi “kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını” düşünüyorsa… İşte o noktada şiddet, onun gözünde bir güç gösterisine dönüşebilir.

Bu yüzden eğitimin odağını yeniden tanımlamak zorundayız.

İdeolojik tartışmaların, sınav başarılarının ve istatistiklerin ötesine geçip, insanı merkeze alan bir anlayışa yönelmek zorundayız. Okullar sadece bilgi aktaran kurumlar değil, aynı zamanda çocukların kendilerini güvende, değerli ve anlaşılmış hissettikleri yaşam alanları olmalıdır.

Unutulmamalıdır ki;

Bir çocuğun sessizliği bazen en büyük çığlıktır. Ve o çığlık duyulmadığında, başka hayatların sonu olabilir.

Eğer bugün gerekli adımlar atılmazsa, yarın konuşacağımız şey sadece kaybedilen çocuklar değil, kaybedilen bir toplum olacaktır.

Artık şu soruyu sormayı bırakıp, şu sorumluluğu üstlenmek zorundayız:
“Bu çocuklar neden böyle oluyor?” değil, “Biz nerede eksik kalıyoruz?”