Bir zamanlar bu ülkede “meslek sahibi olmak” sadece geçim kapısı değil, aynı zamanda bir itibar meselesiydi. Öğretmenler, mühendisler, doktorlar… Toplumun omurgasını oluşturan bu meslekler, aynı zamanda bir gelecek vaadiydi.
Bugün ise o omurga sessizce çözüldü.
İŞKUR verilerine göre Türkiye’de 2 milyon 331 bini aşkın insan iş arıyor. Ancak mesele yalnızca işsizlik rakamlarının büyüklüğü değil; bu insanların nasıl işlere yönlendirildiği ve ne tür bir geleceğe razı bırakıldığıdır.
İŞKUR’un son verileri, gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Geçtiğimiz yıl en fazla işe yerleştirmenin yapıldığı alanların başında 76 binin üzerinde kişiyle silahsız özel güvenlik görevliliği geliyor. Onu yaklaşık 75 bin kişiyle turizm ve otelcilik sektörü, 52 bine yakın kişiyle de reyon görevliliği izliyor. Garsonluktan, çağrı merkezi görevinden, konfeksiyon işçiliğinden satış elemanlığına uzanan bu liste, aslında bir ülkenin üretim tercihlerini de ele veriyor.
Daha çarpıcı olan ise şu: Bu alanlar sadece en çok işe yerleştirme yapılan sektörler değil, aynı zamanda en fazla eleman aranan işler. Yani sistem, yüksek katma değerli üretimi büyütmek yerine düşük ücretli, düşük nitelikli iş alanlarını genişletiyor.
Bu bir sonuç değil, bir tercihtir.
2021-2025 döneminde İŞKUR aracılığıyla yaklaşık 6 milyon 857 bin kişi işe yerleştirilmiş. Ancak bu büyük sayının içinde kamunun payı sadece 84 bin civarında kalırken, 6 milyon 700 bini aşkın kişi özel sektörde istihdam edilmiş. Yani güvencenin sınırlı, belirsizliğin yaygın olduğu bir alan büyütülmüş.
Eğitim tarafında ise tablo daha da düşündürücü. İşe yerleşenlerin 654 binini lise mezunları oluştururken, ilköğretim mezunları da neredeyse yarım milyona yaklaşıyor. Buna karşılık, üniversite mezunlarının sayısı çok daha sınırlı kalıyor. Ama asıl mesele bu da değil. Asıl mesele, üniversite mezunu gençlerin de giderek artan şekilde kasiyerlikten güvenliğe kadar uzanan işlerde çalışmak zorunda kalması.
Yani sorun sadece eğitim değil; eğitimin karşılık bulmaması.
İş arama süreleri de bu sıkışmışlığı açıkça gösteriyor. Yüz binlerce insan 3 ay ile 1 yıl arasında iş ararken, 200 binden fazlası bir yıldan uzun süredir iş bulamıyor. Bu, geçici bir sorun değil; kalıcı bir darboğazdır.
Ve belki de en kritik veri: İş arayanların yaklaşık 1,6 milyonu 20-39 yaş aralığında. Yani bu ülkenin en üretken, en dinamik kesimi.
Ama bu kesime sunulan tablo ne?
Düşük ücret, sınırlı kariyer, güvencesizlik ve belirsizlik.
Bugün gelişmiş ülkelerde gençler yapay zekâdan ileri mühendisliğe kadar pek çok alanda yarışırken; Türkiye’de gençlerin en çok yöneldiği alanların satış danışmanlığı, büro memurluğu ya da hizmet sektörü olması, sadece ekonomik değil, aynı zamanda yapısal bir tercihin sonucudur.
Sonra da soruluyor: “Gençler neden gitmek istiyor?”
Çünkü burada kalmak, giderek daralan bir hayatın içine sıkışmak anlamına geliyor.
Özetle;
Elbette her meslek değerlidir. Alın teriyle kazanılan her kazanç saygıyı hak eder. Ancak bu gerçeği, mevcut tabloyu meşrulaştırmanın bahanesi haline getiremeyiz.
Mesele mesleklerin değeri değil, bir ülkenin gençlerine sunduğu ufuktur.
Bugün geldiğimiz noktada “gözde meslekler” tartışması anlamını yitirmiştir. Çünkü ortada gözde olan değil, gözden çıkarılan bir gelecek vardır.
Ve artık sorulması gereken soru şudur:
Bu tabloyu değiştirmek gibi bir irade var mı, yoksa gençlerin bu düzene alışması mı bekleniyor?