Gitmek İsteyip de Gidememek

Gitmek isteyip de gidememek, insanın kendi içinde yaşadığı en sessiz ama en ağır çatışmalardan biri. İçinde bir yer “artık yeter” derken, başka bir yer susmanı ister. Çünkü gitmek sadece birini bırakmak değildir. Gitmek, alışkanlıkları bırakmaktır. Bildiğin düzeni, tanıdık duyguları, hatta seni yoran şeyleri bile geride bırakmaktır. Ve insan en çok da tanıdığı şeylerden vazgeçmekte zorlanır.
Çoğu zaman kendimizi kandırırız. Belki düzelir deriz, belki değişir. Biraz daha sabredersek her şey yoluna girer sanırız. Ama aslında içten içe biliriz. Bazı şeyler düzelmez. Bazı insanlar değişmez. Sadece biz daha fazla dayanmayı öğreniriz. İşte tam da bu yüzden gitmek zor gelir. Çünkü gitmek, gerçeği kabul etmektir.

Bir de yalnız kalma korkusu var. Belki de en büyüğü bu. İnsan, kötü bir ilişkinin içinde kalmayı, belirsiz bir yalnızlığa tercih edebiliyor. Çünkü yalnızlık bilinmezdir, korkutucudur. Ama alıştığın bir mutsuzluk, garip bir şekilde daha güvenli gelir. Canını yaksa bile tanıdıktır.

En çok da buna takılıp kalıyoruz zaten. Bizi yoran insanlara değil, onlarla kurduğumuz düzene bağlanıyoruz. Onlarla birlikte kurduğumuz hayallere, anılara, “belki”lere tutunuyoruz. Gidersek hepsi yarım kalacak gibi hissediyoruz. Sanki gitmek, her şeyi çöpe atmak gibi geliyor. Oysa bazen gitmek, kendini kurtarmaktır.

İnsan bazen fark etmiyor ama zaten yalnız. Yanında biri var ama seni gerçekten anlamıyor, görmüyor, hissetmiyor. Ve bu, tek başına olmaktan çok daha ağır bir yalnızlık. Ama yine de kalıyoruz. Çünkü gitmek cesaret istiyor, kalmak ise alışkanlık.

Oysa mesele gitmek ya da kalmak değil. Mesele, kendini ne kadar seçebildiğin. Kendini ne kadar koruyabildiğin. Bazen en büyük adım, birinden vazgeçmek değil, kendinden vazgeçmemeyi öğrenmek. Çünkü bazı hikayeler bitmeli ki, insan kendine yeniden başlayabilsin.