Toplumda çoğu zaman gençliği yalnızca yaşla ölçme alışkanlığımız var. Oysa hayat bize bunun tam tersini gösteriyor. Öyle insanlar tanıyoruz ki saçları ağarmış ama yüreği hâlâ umutla atan, gözleri hâlâ yeni ufuklar arayan… Bir de öyle insanlar var ki daha hayatın başında olmasına rağmen umudunu, heyecanını ve cesaretini kaybetmiş. İşte o zaman insan şunu daha iyi anlıyor: Gençlik takvimde değil, insanın ruhunda saklıdır.
Yıllar elbette insanın yüzünde izler bırakır. Zamanın ciltte bıraktığı çizgiler kaçınılmazdır. Ama asıl mesele ruhun çizgilenmemesidir. Çünkü heyecan bittiği gün, insanın içindeki gençlik de yavaş yavaş solmaya başlar. Bir insan kendine olan güveni kadar gençtir aslında. İnancı güçlü olan, hayallerini diri tutan insanın iç dünyasında her zaman bir bahar mevsimi vardır.
Buna karşılık kuşku, korku ve bezginlik insanın ruhunu ağırlaştırır. İnsan korkuları kadar yaşlanır, umudu kadar genç kalır. Hayatın yükünü sırtlanırken umutla yürüyenlerin yüzünde başka bir ışık vardır. Çünkü umut insanı ayakta tutan en güçlü duygulardan biridir.
Hayatın içinde yıllar geçiren biri olarak şunu açıkça söyleyebilirim: İnsanları yaşlandıran şey sadece geçen yıllar değildir. Asıl yıpratan şey ideallerin bitmesidir. Bir insanın hayali kalmadıysa, hedefi kalmadıysa, sabah uyanırken kalbini heyecanlandıran bir sebep kalmadıysa, işte o zaman gerçek yaşlılık başlar.
Çünkü insanı diri tutan şey hedefleridir. Bir öğrencinin gözlerindeki ışıltı, bir öğretmenin yeni bir şey anlatırken duyduğu heyecan, bir insanın memleketine hizmet etme arzusu… Bunlar insanı genç tutan duygulardır.
Bazen hayatın zorluklarını da yaşarız. Yoruluruz, üzülürüz, hatta kırılırız. Fakat insanın yolunu asıl zorlaştıran şey yolun kendisi değildir. Çoğu zaman yol arkadaşlarıdır. Yanında seni anlayan, destekleyen, umut veren insanlar varsa en uzun yollar bile kısalır. Ama huzursuzluk, stres ve kırgınlık insanın iç dünyasını ağırlaştırır.
Bu yüzden insanın sevdiği işi yapması çok kıymetlidir. Sevdiği işi yapan bir insanın yüzünde başka bir huzur olur. O iş artık sadece bir görev değildir; bir anlam, bir ideal ve bir yaşam biçimi haline gelir.
Nitekim çok güzel bir söz vardır:
“Sevdiği işi yapan insan ömründe bir gün bile çalışmış sayılmaz.”
Gerçekten de insan gönlünü verdiği bir işi yapıyorsa yorgunluk bile başka bir anlam kazanır. Çünkü o yorgunlukta emek vardır, umut vardır, gelecek için bir katkı vardır.
Bir başka önemli gerçek ise şudur: İnsanlar çoğu zaman yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar. Oysa hakikat bunun tam tersidir. İnsan yaşamadıkça yaşlanır.
Hayata dokunmayan, yeni şeyler öğrenmeyen, güzellikleri fark etmeyen, kalbini sevinçlere kapatan insanın ruhu ağırlaşır.
Kalp sevdikçe gençtir. İnsan güzellikleri gördükçe gençtir. Zihni yeni şeyler keşfettikçe gençtir. Öğrenmeye devam eden insanın ruhu daima diri kalır.
Bu yüzden hayatta en büyük dileklerimden biri şudur: İşine, ideallerine ve hayallerine bağlı kalarak hep genç kalan insanlardan olabilmek.
Çünkü genç kalmak bazen bir yaş meselesi değil; bir duruş meselesidir. Umudu koruyabilmek, hayalleri diri tutabilmek ve hayata katkı sunmaya devam edebilmek meselesidir.
Ve insan aslında şu gün yaşlanır:
“Yaşlı olmaya karar verdiği gün.”
O yüzden ne olursa olsun, hangi yaşta olursak olalım, kalbimizi heyecana, zihnimizi öğrenmeye ve ruhumuzu umuda açık tutmalıyız.
Benim en büyük dileğim ve duam şudur:
Hayatın içinde ideallerini kaybetmeyen, yaptığı işe gönlünü veren, umutla yürüyen ve ruhunu genç tutabilen insanlardan olabilmek.
Çünkü gerçek gençlik takvimde değil, insanın kalbindedir.