Dünya siyasetinin soğuk ve gri odalarında bazen bir uçak bileti, yalnızca bir yolculuğu değil; bir ülkenin itibarını, bir halkın kaderini ve çoktan kurulmuş bir tuzağın son halkasını taşır. “Kurtarma” diye sunulan parlak tekliflerin ardında çoğu zaman merhamet değil, hesap vardır. Ve bu hesap, giderek daha sık aynı yönteme yaslanır, algı yoluyla mahkumiyet.
Son zamanlarda dolaşan iddia da tam olarak bunu hatırlatıyor. Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya, “Türkiye’ye gidelim” teklifi götürüldüğü söyleniyor. İlk bakışta bir çıkış kapısı gibi görünen bu hamlenin, aslında iki ülkeyi tek bir fotoğraf karesinde yargılatmayı amaçlayan bir kurgu olduğu ileri sürülüyor. Bir iniş, birkaç manşet, tek bir kare… Sonrası tanıdık, uyuşturucu, kara para, suç ağları. Delil gerekmiyor; algı yeterli oluyor.
Bu senaryoyu bozan şeyin, iddiaya göre, tek bir cümle olduğu söyleniyor:
“Türkiye’yi bu kirli oyuna dahil etmem.”
Bu, basit bir reddiye değil. Bu, güç kaybedenlerin çoğu zaman başkalarının itibarını feda ederek ayakta kalmaya çalıştığı bir dünyada, nadir görülen bir duruş. Çünkü bazen en güçlü direnç, oyuna hiç girmemektir. Kaçmamak, satmamaktır.
Bu hikaye yalnızca Venezuela’yla sınırlı değil. Neden yeraltı zenginlikleriyle bilinen coğrafyalar sürekli “batık devlet” etiketiyle anılır? Irak, Suriye, Yemen… Aynı şablon, farklı adresler. Petrolün, gazın, madenlerin üzerinde yaşayan halklar yoksullaşırken; demokrasi, insan hakları ve istikrar kelimeleri eşliğinde başka başkentlerde yeni paylaşımlar yapılır.
Gerçek şu ki bir ülke çoğu zaman tanklarla yıkılmaz.
Bir ülke önce içeriden zayıflatılır.
Irak işgal edildiğinde yıllarca aynı soru soruldu. “Bu kadar büyük bir ordu neden direnmedi?” Cevap, işgal gününde değil; ondan yıllar önce atılan adımlarda gizliydi. Kurumlar aşındığında, liyakat yerini sadakate bıraktığında, adalet tartışmalı hale geldiğinde; devlet refleksini kaybeder. Bir ülke işgal edilmeden önce, direnme iradesi elinden alınır.
Bugün bu tabloya daha geniş bir çerçeveden bakmak gerekiyor. Çünkü yaşananlar artık yalnızca petrol ya da madenlerle sınırlı değil. Sessiz bir savaşın içindeyiz ve bu savaşın adı giderek daha sık telaffuz ediliyor: Su.
Tatlı su, 21. yüzyılın en stratejik varlığı haline gelmiş durumda. Dünyadaki suyun büyük bölümü tuzlu; insanlığın doğrudan kullanabildiği tatlı su oranı %1’in bile altında. Buna karşılık nüfus artıyor, şehirler büyüyor, tarım genişliyor, sanayi daha fazla su talep ediyor. Arz sabit, talep hızla yükseliyor. Yeraltı akiferleri yenilenme hızlarının çok üzerinde çekiliyor; bazı havzalarda toparlanma süresi yüzlerce yılı buluyor. Yani bugün kullanılan su, yalnızca bugünün değil, geleceğin de bedelini taşıyor.
Bu yüzden su artık çevre raporlarının değil, ulusal güvenlik belgelerinin konusu. Nehir havzaları, barajlar, yeraltı su rezervleri askeri ve ekonomik planların parçası haline gelmiş durumda. Yukarı havzada olanın, aşağı havzadakinin kaderini belirlediği bir dünyada; bir vana bazen bir sınırdan daha etkili oluyor.
Bu tablo, küresel siyasetin sertleşen diliyle birlikte okunmalı. Özellikle Trump döneminde sıkça tekrarlanan “önce biz” vurgusu; yalnızca ticaret anlaşmalarını ya da savunma bütçelerini değil, petrol, doğal gaz ve giderek daha kritik hale gelen su kaynaklarına erişimi de kapsayan bir zihniyetin işaret fişeğiydi. Paris İklim Anlaşması’ndan çekilme kararı, çevre hassasiyetinden çok daha fazlasını anlatıyordu. Bu, iklim krizinin ve onun doğrudan sonucu olan su stresinin, küresel bir sorumluluk alanı olmaktan çıkarılıp rekabet başlığına indirgenmesiydi. İklimi yok saymak, suyu masadan kaldırmaktı.
Petrol ve su artık ayrı başlıklar değil. Enerji güvenliği, gıda güvenliği ve teknoloji yatırımları aynı zincirin halkaları haline gelmiş durumda. Enerjiyi kontrol eden üretimi, üretimi kontrol eden toplumu; suyu kontrol eden ise hepsini kontrol ediyor.
Üstelik dijital çağ bu denklemi daha da sertleştiriyor. Yapay zeka sistemleri, veri merkezleri, bulut altyapıları sanıldığının aksine soyut değil; son derece fiziksel ve suya bağımlı. Büyük veri merkezleri, sistemleri soğutmak için milyonlarca ton tatlı su kullanıyor. Bir yapay zeka modelinin eğitimi, binlerce hanenin yıllık su tüketimine denk düşen bir yük oluşturabiliyor. Akıllı telefonlardan bataryalar için çıkarılan madenlere kadar uzanan zincirin her halkasında su var. Dijital konfor arttıkça, görünmeyen su faturası da kabarıyor.
Bu nedenle bugün “istikrarsız” denilen pek çok coğrafyanın ortak bir özelliği var. Ya büyük petrol rezervlerinin ya da kritik su havzalarının üzerinde bulunuyorlar. Çoğu zaman ikisi birden. Bu tabloyu yalnızca kötü yönetimle açıklamak, eksik kalıyor.
Tam da bu noktada yazının başına dönmek gerekiyor. Kaçmamak, satmamak ve oyuna girmemek… Bunlar yalnızca ahlaki tercihler değil. Petrol ve su üzerinden şekillenen bu yeni kaynak savaşları çağında, bunlar aynı zamanda stratejik duruşlardır. Çünkü yanlış bir oyuna ortak olmak; yalnızca siyasi itibar kaybı değil, yarının enerjisini, suyunu ve gıdasını da masaya sürmek anlamına gelir.
Bir ülkeyi ayakta tutan sadece ordusu değildir.
Bir ülkeyi ayakta tutan, ortak aidiyet duygusudur.
“Bu ülke satılık değildir” diyebilen bir bilinçtir.
Ve zor zamanlarda bile yanlış bir oyuna ortak olmayı reddeden bir ferasettir.
SONSÖZ
O uçak kalkmadı.
Ama asıl mesele bir uçağın kalkıp kalkmaması değil.
Asıl mesele, hangi oyuna binildiği.
Asıl mesele, hangi petrolün, hangi altının, hangi suyun, hangi bedelle masaya sürüldüğü.
Çünkü bu çağda işgaller sessizdir, savaşlar isimsizdir ve en değerli hedef çoğu zaman görünmezdir.
Kaçılmayan bir an, satılmayan bir duruş ve reddedilen bir kirli teklif; bazen bir ülkenin hala teslim olmadığının en güçlü kanıtıdır.
Ve bazen bir ülke, tam da bu yüzden ayakta kalır.