Toplumda “inançsızlık artıyor” deniyor. Oysa mesele bu kadar yüzeyde değil. İnanç eksilmiyor; insanın yükü artıyor.
Bugün bir insan günde 10–12 saat çalışıyorsa, akşam eve döndüğünde zihni neyi düşünecek? Anlamı mı, geçimi mi? Ruhunu mu, borcunu mu?
Açlık, insanın düşünce ufkunu daraltır. Yorgunluk, zihnin derinleşmesini engeller. Sürekli geçim derdinde olan bir zihin, soyut kavramlara değil, ertesi günün hesabına odaklanır.
Bu yüzden mesele inançsızlık değil; yorgunluk, sıkışmışlık ve bilgisizliktir. İnsan, önce yaşamak ister. Sonra anlam arar. Hayatta kalma savaşı veren birine “neden derin düşünmüyorsun?” demek, susuz kalmış birine “neden okyanusu merak etmiyorsun?” demek gibidir.
Az gelişmiş toplumlarda bireyin sırtına yüklenen görünmez bir yük vardır. Zengin olmak… Bu yük, sadece bir hedef değil; bir zorunluluk gibi dayatılır. Aile, çevre, sistem…
Hepsi aynı şeyi fısıldar; “Yükselmek zorundasın.”
Ama kimse şunu sormaz; “Nereye?”
Ve daha da önemlisi; “Ne pahasına?”
İnsan, daha kendini tanıyamadan yarışa sokulur. Kazanmak, başarmak, sahip olmak… Bunlar hayatın merkezine yerleşir. Oysa insanın iç dünyası sessizce geride kalır.
Bir noktadan sonra kişi, yaşadığını zanneder ama aslında sadece sürdürüyordur.
“Önce karnımı doyurayım, sonra düşünürüm” cümlesi bir tercih değil, bir çağın özetidir. Çünkü aç bir zihin felsefe yapamaz. Geçim derdi, insanın en derin düşüncelerini bile susturur.
İşte tam burada soyut kavramlar devre dışı kalır.
Sevgi, huzur, anlam, adalet, inanç…
Bunlar beş duyu organıyla algılanamaz. Bunlar hissedilir, düşünülür, içselleştirilir. Ama bunun için bir alan gerekir. Bir nefes, bir boşluk, bir iç ses…
Sürekli çalışan, sürekli düşünen, sürekli kaygı taşıyan bir zihin bu alanı bulamaz. Bu yüzden insanlar uzaklaşmıyor; yaklaşamıyor.
Toplumun “dinle” bir sorunu yok.
Toplumun “dünüyle” bir sorunu var.
Biriken yorgunluklar, bastırılan duygular, ertelenen hayatlar… İnsan, anlamı aramayı değil, hayatta kalmayı öğrenmiş durumda.
İnsan, sadece yaşamaya odaklandığında, yaşamın anlamını kaybetmeye başlar.
Oysa gerçek zenginlik, yalnızca cebin dolması değil; zihnin açılması, kalbin genişlemesidir.
İnsan ne zaman ki sadece ayakta kalmayı bırakır, işte o zaman gerçekten yaşamaya başlar.
Peki …
İnsan, ne zaman durup kendine bakacak?
Ne zaman “yaşıyorum” demekle yetinmeyip, “neden yaşıyorum” diye soracak?
SONSÖZ
İnsan açken inancı sorgulamaz; ekmeği düşünür. Yorgunken anlam aramaz; uyumayı ister. Sıkıştığında hakikati değil, çıkışı kovalar.
Bu yüzden eksilen şey inanç değil, imkandır. Kırılan şey değerler değil, dengedir. Uzaklaşılan şey hakikat değil, ona ulaşacak güçtür.
İnsanı anlamdan koparan şey fikirler değil, şartlardır. Ve şartlar düzelmeden, düşünce derinleşmez.
Çünkü insan…
Önce yaşar, sonra arar.