GECEYİ BÖLEN KELİMELER

İnsanın burnunun ucunu sızlatan o mayhoş acı, bedenden değil, ruhun en derin yerindeki kırılmalardan gelir. Çünkü insan ruhu tuhaf bir ülkedir; korkuyu da cesareti de aynı kalpte taşır. Çoğu zaman sessiz kalmayı seçer, kendini korumaya çalışır, fırtına geçene kadar görünmez olmayı umut eder. Fakat bazı anlar vardır ki insan, susmanın bedelinin konuşmanın bedelinden daha ağır olduğunu anlar.

Konforun yerini sorumluluk alır. Güvenli limanların yerini belirsizlik. İnsan, sırtındaki hırkayı çıkarır gibi korkularını çıkarıp hakikatin sert rüzgarına yürür.

Bir insan neden yazar? Daha doğrusu, karşısında duvarlar yükselirken bir tanık neden susmaz?

Çünkü insan, yalnızca ekmekle yaşamaz. Adalet duygusu da ruhun ekmeğidir. Bir toplumun kalbine dokunduğunuzda bunu açıkça görürsünüz. İnsanları ayakta tutan şey sadece ekonomik refah ya da günlük huzur değildir; hakkın yerini bulacağına dair inançtır. Adalet çöktüğünde yalnız mahkemeler çökmez. Güven çöker. Vicdan çöker. Birlikte yaşama iradesi çöker.

Bu yüzden haksızlık, sadece mağdurun sorunu değildir. Görüp de görmezden gelen herkesin sınavıdır.

Ne var ki insanlar çoğu zaman tehlikeyi gördüklerinde başlarını çevirmeyi tercih ederler. Bir yerde bir ev yanarken, dumanın kendi pencerelerine ulaşmayacağını sanırlar. Oysa ateşin en tehlikeli yanı, uzaktan küçük görünmesidir. Bugün başkasının kapısını çalan adaletsizlik, yarın sizin kapınızı çalabilir. Sessizlik bazen güvenlik gibi görünür. Ama çoğu zaman sadece ertelenmiş bir hesaplaşmadır.

Hakikatin ilginç bir özelliği vardır. Onu bastırabilirsiniz ama yok edemezsiniz. Üzerini örtebilir, karalayabilir, küçümseyebilir, hatta suçlu ilan edebilirsiniz. Fakat gerçek, toprağa gömülen bir tohum gibidir; vakti geldiğinde yeniden gün ışığına çıkar.

Bu yüzden doğru söz çoğu zaman rahatsız eder. Çünkü gerçek, insanların görmek istemediği aynaları yüzlerine tutar. Toplumlar bazen konforlu yalanları tercih ederler. Çünkü gerçek değişim ister. Bedel ister. Cesaret ister. Bu yüzden tarihi boyunca insanlık, gerçeği söyleyenleri alkışlamaktan çok yargılamıştır.
Fakat tarihin ilginç bir hafızası vardır. Gücün yanında duranları değil, gerçeğin yanında duranları daha uzun hatırlar. Çünkü makamlar geçicidir. Koltuklar değişir. Mühürler paslanır. Ama vicdanın bıraktığı iz kalır.

Bu yüzden korkunun başladığı yerde yalnız kelimeler değil, insanlık da eksilmeye başlar. Bir haksızlık karşısında sessiz kalmak bazen tarafsızlık değildir. Sessizlik, çoğu zaman güçlü olanın lehine verilmiş görünmez bir oydur. İnsan bazen söylediklerinden değil, söylemediklerinden de sorumludur. Ve bazı suskunluklar yıllarca insanın peşini bırakmaz. O sebeble, ömrü boyunca susmanın ağırlığını taşımaktansa, konuşmanın bedelini ödemeyi seçti.

Yıllar geçmişti. Saçlarına zamanın akları düşmüş, yüzünde yaşanmışlıkların ince çizgileri belirginleşmişti. Hayatının büyük bölümünü gerçeğin, o kelimelerin peşinde geçirmişti. Bunun bedelini de ödemişti. Dost kaybetmişti, yalnız kalmıştı, tehdit edilmişti. Ama yine de geri dönüp baktığında, sustuğu için pişman olduğu tek bir gün bile hatırlamıyordu.

O gün yine bir mahkeme koridorundaydı. Beton duvarlar soğuk, hava ağırdı. Masaların üzerinde kalın dosyalar duruyordu. Dosyalar büyüktü ama hakikatten daha büyük değildi.

Koridorda beklerken bir görevli yaklaştı. Yüzünde merakla karışık bir yorgunluk vardı. “Bu kadar mücadele etmeye değer miydi?” diye sordu. “Hayatını buna adadın. Bunca yükü neden taşıdın?”

Gazeteci kısa bir süre sustu. Sonra sakin bir sesle cevap verdi: “Ben de size bir soru sorabilir miyim?”
“Tabi.”
“Bundan yüz yıl önce bu ülkenin hangi savcısının adını biliyorsunuz?”
Adam düşündü. Cevap veremedi.
“Peki,” dedi gazeteci, “Aynı yıllarda gerçeği yazdığı için baskı gören, hapse atılan, susturulmak istenen insanların adlarını biliyor musunuz?”

Koridor derin bir sessizliğe gömüldü. Çünkü cevap herkesin bildiği ama söylemeye cesaret edemediği yerde duruyordu.

Gazeteci devam etti: “Koltuklar zamana yenilir. Güç el değiştirir. İmzalar silinir. Mühürler kaybolur. Ama insanın vicdanıyla verdiği mücadele kalır.”

Masadaki dosyaları işaret etti. “Bugün bu sayfalara ne yazdığınızın önemi yok. Bu dosyalar gerçeği ortaya çıkarmak için mi açıldı, yoksa gerçeği gizlemek için mi?”

Sonra yavaşça ayağa kalktı. Kapıya yöneldi. Tam çıkarken son kez döndü.

“İnsanlar bazen gerçeği yazanı yargıladıklarını sanırlar. Oysa zaman geçtiğinde ortaya çıkan şey şudur. Aslında herkes kendi vicdanıyla yargılanmıştır.”

Yangını uzaktan seyredenler değil, dumanı ciğerlerinde hissedenler hatıra bırakır bu dünyaya. Ve bütün gürültüler dağıldığında tarih, sadece iki sorunun cevabını fısıldar koridorlara:

Gerçeği kim yazdı? Kim sustu?

SONSÖZ

Kelimeler sadece harflerden ibaret değildir; her biri zamanın göğsüne vurulmuş birer mühürdür. Tarih, fırtınalı günlerde konforlu köşelerine çekilip rüzgarın dinmesini bekleyenleri değil; fırtınanın tam ortasında, sesi kısılsa bile hakikati haykırmaktan vazgeçmeyenleri yazar. Çünkü güç kapıları kapatabilir, duvarlar sesleri hapsedebilir ama adalet ve vicdan, er ya da geç kendi yolunu bulan bir nehir gibidir.

Sadece bugünün değil, yarının mahkemelerinde de kendi vicdanıyla baş başa kalacağını bilenlere, kalemi ve sözü eğip bükmeden dik duran tüm onurlu tanıklara bırakılmış bir saygı duruşudur. Karanlık ne kadar koyu olursa olsun, geceyi bölen tek bir kelime bile şafağı başlatmaya yeter.