Franco: Rüzgar Gülü Diktatör

Diktatörler için uluslararası bağlam önemlidir. Bu da 1940’larda çok farklıydı. İstemese bile İspanya, II. Dünya Savaşı'nda savaş dışı kalmıştı; bu da pratikte Mihver devletlerini desteklemek anlamına geliyordu. Nazi Almanya’sı ve Mussolini'nin İtalya’sı, İç Savaş sırasında Franco'yu askeri teçhizat, uçak ve askerle desteklemişti. Rejimin Hitler'in savaş çabalarına katkılarından biri, 18.000 gönüllüden oluşan Mavi Tümen’i (Faşist Falange'ın mavi gömleklilerinden adını alarak) 1941'de Doğu Cephesi'nde savaşmak üzere göndermekti. Savaş Faşistlerin lehine seyrederken Franco onların tarafında yer almak için can atıyordu. Ama katkıda bulunabilecek pek fazla bir şey sunamıyordu. Ordusu modern tatbikatlara erişecek seviyede değildi. Ülke sanayisi teknolojik olarak çok geride kalmıştı. Asil amaç savaş sonu zafer masasındaki paylaşmaya davet edilmekti. Pirene dağlarının kuzeyi, Fransa’nın güneyi ve bazı müstemlekelerinin Madrid’e bağlanması hayal ediliyordu ama sonuç olarak İspanya, Savaş’tan dışlanmıştı. Hitler, İspanyol ordusunu modernleştirebilecek, savaşa iştirak edebilecek duruma getirmek için gerekli adımları atacak gücü ve imkânı olmadığını çok iyi biliyordu. Franco dışarıdan seyredebilirdi. Tabii ki kurnaz diktatör 1943’te Stalingrad hezimetinden sonra faşistleri desteklemeyi terk etti ve İspanya’nın tarafsız olduğunu ve hep böyle olduğunu vurgulamaya başladı. Özellikle Komünist karşıt kimliğinin altını kalın kalemle çizdi ama bu taktik de tutmadı savaştan sonra da İspanya dışlandı.

BM Genel Kurulu, İspanya'nın 1946'da uluslararası kurumlardan dışlanmasını onaylamış ve Müttefikler de ülkeyi 1947'de Marshall Planı'ndan çıkarmıştı. Soğuk Savaş tüm hızıyla devam ederken ve Franco, "Batı'nın Nöbetçisi" olarak kararlı anti-komünist kartını oynarken, İspanya yavaş yavaş Batı Blok’una demir attı. ABD, önemli bir ekonomik yardım karşılığında 1953 yılında İspanya'da askeri üsler kurdu. İspanya, ABD Stratejik Hava Komutanlığı'nın ileri konuşlanma üsleri ağını kapatması ve Sovyetler Birliği'ni kuşatması için önemli eksik halkaydı. Vaşington, askeri güvenlik kaygılarını siyasi ilke kaygılarının önüne koydu. İspanya, her ne kadar faşist komşusu Portekiz gibi üye olamasa bile NATO güvenlik ağında fiili bir ortak haline geldi. 1955'te İspanya Birleşmiş Milletler'e, 1958'de ise Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası'na katıldı. Franco'nun uluslararası izolasyonu, ABD Başkanı Eisenhower'ın 1959'da İspanya'yı ziyaret etmesiyle kesin olarak sona erdi. İspanya ayrıca, diktatörlüğün başarısız bir şekilde katılmaya çalıştığı Avrupa demokrasileri kulübü olan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile 1970 itibarıyla bir tercihli ticaret anlaşmasına sahip olabildi. Bu değişiklikler bir ölçüde istikrar getirdi ve rejimin iktidarda kalmak için baskıya olan ihtiyacını azalttı. Ancak Bask terörist grubu Euskadi Ta Askatasuna'nın (ETA) 1973'te Franco'nun Başbakanı Amiral Luis Carrero Blanco'yu öldürmesinin ardından çok sert bir baskı tekrar uygulandı.

İki ETA militanı ve Frente Revolucionario Antifascista y Patriota'dan (FRAP) üç kişi, çok ciddi Avrupalı devletlerin baskısına rağmen Franco'nun ölümünden sadece iki ay önce, Eylül 1975'te, birkaç polis ve sivil muhafızı öldürdükleri iddiasıyla idam edildiler. Bunlar son idam cezalarıydı. Ekonomi gelişirken, siyasi yapılar yerleşik kaldı (tek yasal siyasi örgüt Movimiento Nacional veya "Ulusal Hareket" idi) ve ülkenin dönüşümüyle uyumsuzdu. Kamuoyu yoklamaları, İspanyolların İç Savaş'ın neden olduğu bölünmeleri giderek daha fazla aştığını ve uzlaşmanın yolunu açtığını gösteriyordu. 1975'te yapılan bir ankete göre, katılımcıların dörtte üçü basın özgürlüğü, %70’ten fazlası din özgürlüğü ve yarısından fazlası sendika özgürlüğü istiyordu istemesine ama, bu otomatik olarak demokrasiye başarılı bir geçişi garantilemiyordu.