Fotoğraf, yalnızca ışığın izini sürmek değildir; bazen insanın en çıplak, en savunmasız hâlini gözler önüne sermektir. Bu nedenle deklanşöre her basış, teknik bir karardan önce, vicdani bir muhakemeyi gerektirir. Çünkü biz, sadece görüntüleri değil; zamanın içindeki insanlık hâllerini arşivliyoruz.
Yoksul bir çocuğun gözlerindeki buğuyu, gözyaşıyla karışmış bir annenin haykırışını, çaresizce boşluğa bakan bir yaşlının yüz çizgilerini gördüğümüzde elimiz titrer. Bu titreme, teknik bir şey değildir. Bu, insan olmanın ağırlığıdır. Tam da burada fotoğrafçının vicdanı devreye girer. Çünkü o anlarda objektife bakan gözler değil, ruhlardır. Ve biz, o ruha ne yaptığımızdan da sorumluyuzdur.
Bir acıyı belgelemek ile onu teşhir etmek arasında ince ama derin bir fark vardır. Fotoğrafçının ustalığı yalnızca ışığı, açıyı, kompozisyonu bilmekle ölçülmez; ne zaman çekip, ne zaman geri çekileceğini bilmekle anlaşılır. Bazen bir fotoğrafın eksikliği, onun varlığından daha değerlidir. Bazen çekmemek, en doğru anlatımdır. Çünkü bazı anlar, bizim değil, sadece zamanın tanıklığına aittir.
Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte her şey daha hızlı, daha kolay ve daha görünür hâle geldi. Artık her acı, her ölüm, her kayıp birkaç saniye içinde binlerce ekran arasında dolaşıyor. Bu hız, merhameti değil; çoğu zaman duygusuzluğu büyütüyor. Görüyoruz, geçiyoruz. Tanık oluyoruz ama hissetmiyoruz. İşte bu noktada vicdanın yerini algoritmalar aldığında, fotoğraf yalnızca bir veri yığınına dönüşüyor. Oysa gerçek fotoğrafçılık, veri değil değer üretir.
Benim için bir fotoğraf, estetik bir kompozisyondan öte, insanın kendisiyle yüzleştiği bir aynadır. O aynada kimi zaman kendi acılarımızı görürüz, kimi zaman başkalarının sessiz çığlıklarını. Ama her hâlükârda, o aynada yansıyan bizizdir. Eğer bir kare, karşısındaki kişiyi onurlandırmıyor; aksine onu edilgen, çaresiz ya da zavallı kılıyorsa, o kare teknik olarak mükemmel olsa bile insanî olarak kusurludur. Çünkü vicdanı olmayan bir kare, ne kadar net olursa olsun, bulanıktır.
Yıllar içinde pek çok anın tanığı oldum. Bazen bir çocuğun gülümsemesini, bazen bir annenin gözyaşını çektim. Ama en çok, çekmediğim fotoğraflar yer etti hafızamda. Bir yaşlının utangaç gülümsemesini, bir babanın sessizliğe gömdüğü hıçkırığı… Bunlar benim içimde kaldı. Belki kimse görmedi, ama ben onları hep taşıdım. Çünkü fotoğraf yalnızca dışarıya değil, içeriye de bakmaktır. Ve bazen içe bakan göz, dış dünyaya dönmek istemez.
Fotoğrafçının vicdanı, görünmeyen bir filtredir. O filtreden geçmeyen hiçbir kare, gerçeği tam olarak anlatamaz. Herkes bir fotoğraf makinesi alabilir, herkes deklanşöre basabilir. Ama herkes tanıklık edemez. Tanıklık etmek, sorumluluk almayı, durmayı, gerektiğinde susmayı bilmekle mümkündür.
Ve evet, bazen hiçbir şey söylememek; en doğru cümle olabilir. Tıpkı hiçbir kare çekmemenin, en güçlü anlatım olabileceği gibi.