Hiç bu kadar çok fotoğrafın çekildiği bir çağda, bu kadar az şeyin gerçekten hatırlanıyor olması tesadüf değil; aksine, bakmanın yerini refleksin, anlamın yerini hızın, hatırlamanın yerini arşivlemenin aldığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Telefonlarımızın hafızası dolu, bulut sistemleri taşmış durumda, harici diskler yeni klasörlerle şişiyor ama bütün bu görüntü bolluğunun ortasında insanın iç hafızası garip bir biçimde sessiz ve boş kalıyor.
Her gün onlarca, hatta yüzlerce fotoğraf çekiyoruz. Aynı kahve bardağı, aynı masa, aynı pencere kenarı, aynı yüz ifadesi, aynı gün batımı… Görüntüler değişiyor gibi görünüyor ama aslında hep aynı şeyin etrafında dönüp duruyoruz. Çünkü mesele artık görmek değil, “orada bulunduğunu” kanıtlamak. O anı yaşamak değil, o anı göstermek. Fotoğraf, tanıklık etmekten çıkıp bir bildirim nesnesine dönüşüyor.
Bir zamanlar fotoğraf, durmayı gerektiren bir eylemdi. Işığın beklenmesi, kadrajın düşünülmesi, deklanşöre basmadan önce içten içe verilen küçük bir karar vardı. Şimdi ise deklanşör, düşünceden hızlı. Parmak basıyor, görüntü kaydoluyor, zihin o anın yanından bile geçmeden bir sonraki kareye atlıyor. Paylaşmak, hissetmekten önce geliyor; yüklemek, anlamlandırmanın önüne geçiyor.
İşte tam da bu noktada sessiz ama tehlikeli bir şey oluşuyor: Fotoğraf çöplüğü. İçinde milyonlarca kare var ama neredeyse hiç hatıra yok. Çünkü hatıra, yalnızca çekilen görüntüyle değil, o görüntüye yüklenen anlamla var olur. Anlam yoksa fotoğraf yalnızca bir veridir; dosya adından ibaret bir görüntü kalıntısı.
Bugün çoğu fotoğraf, yaşanmış bir anın izini taşımıyor. Daha çok “ben buradaydım”, “bunu yaptım”, “buna tanık oldum” deme ihtiyacının ürünü. Oysa fotoğrafın asıl gücü, gösterdiğinden çok hissettirdiği yerde gizlidir. Bakana bir şey söylemeyen, çekenin de içine dokunmayan her kare, zamanla değersizleşir ve diğer binlercesinin arasına karışır.
Biriktiriyoruz ama bakmıyoruz. Kaydediyoruz ama geri dönmüyoruz. Silmeye kıyamadığımız her fotoğraf, zihnimizdeki boşluğu doldurmuyor; aksine o boşluğu örtüyor. Gereksiz olanla kıymetliyi ayırt edemediğimiz bir kalabalığın içinde, asıl önemli olanlar da görünmez hâle geliyor.
Oysa fotoğraf çöp değildir. Ama düşünmeden çekilen, hissetmeden saklanan, yalnızca alışkanlıkla çoğaltılan her kare zamanla çöpe dönüşür. Fotoğrafın değeri, sayısıyla değil; taşıdığı yükle ölçülür. Bazen tek bir kare, binlerce fotoğraftan daha ağırdır. Çünkü içinde durulmuş bir bakış, yaşanmış bir an ve içten bir temas vardır.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Bu fotoğraf gerçekten kalmalı mı? Yoksa yalnızca hızın, alışkanlığın ve paylaşma zorunluluğunun bir sonucu mu? Bazen silmek, çekmekten daha büyük bir farkındalıktır. Bazen az fotoğraf, daha çok hatıra demektir.
Fotoğraf çöplüğünden çıkmanın yolu daha iyi makinelerden, daha keskin lenslerden ya da daha yüksek çözünürlüklerden geçmiyor. Yol, daha yavaş bakışlardan, daha dikkatli duruşlardan ve deklanşöre basmadan önce kendimize sorduğumuz küçük ama dürüst bir sorudan geçiyor: “Bu an, bende gerçekten bir şey bırakıyor mu?”
Çünkü mesele kaç fotoğraf çektiğimiz değil; kaç tanesinin içimizde yer ettiği.