Yerli/yabancı medya İran’daki savaşa ilişkin haberler ve yorumlarla dolu. Hepsi, öteden beri dünyada olup bitenleri nasıl görüyorlarsa, ABD-İran savaşını da öyle görüyor -ya da öyle görülmesini istiyor- ve yaşananlara ilişkin haberleri öyle yansıtıyorlar.
Gerek bu haberlere gerekse savaş hakkında yapılan yorumlara bakılırsa;
”Siyonist İsrail yönetiminin kışkırtmalarıyla, ABD Başkanı Trump Kongre’den karar dahi almadan İran’a savaş açmış, kendi Anayasalarını bile çiğnemişti. Zaten Trump ABD’yi de keyfince yönetiyordu”.
Yorum içerikli savaş haberlerinden ve yorumcuların söylemlerinden, kolayca; “Trump başkan olmasa, İsrail kışkırtmasa ABD İran’a saldırmaz, bu savaş olmazdı” sonucu çıkarılabilir. Acaba gerçekten öyle mi görelim.
***
KISACA EMPERYALİZM
Emperyalizm ve sömürgecilik; “başka halkları ve onlara ait kaynakları sömürmek” olarak algılansa da bu iki ayrı kavram karıştırılmamalı, birbiri yerine kullanılmamalıdır. Yalnızca bu algıyla bakıldığında, her emperyalist devlet sömürgeci olarak görülebilir ama her sömürgeci devlete emperyalist denilemez. Bu ayrım nedeniyle; günümüz dünyasında iktisadi, siyasi ve kültürel olarak emperyalist devletlerin nüfuz alanlarındaki pek çok ülkenin yöneticileri, “sömürge değil bağımsız bir ülke” olduklarını söyler ve halkları da böyle düşünürler.
Sömürgeci devlet, belirli bir plana göre değil, herhangi bir zamanda, yönetici egemenlerin göz koyduğu ülkeyi silah zoruyla ele geçirir ve sömürgeleştirdiği ülkeye atadığı görevlilerle, orayı kendi toprakları gibi yönetir, el koyulan her türlü iktisadi kaynak, en kaba yöntemlerle yönetenlerin elindeki kaynakların arasına aktarılırdı. Bu anlamda sömürgecilik, toplumdaki egemen üretim ilişkisinden bağımsız biçimde, güçlü devletlerin ilk çağlardan beri sürdürdüğü bir gelişme/büyüme ve daha çok güçlenme anlayışı olarak yaklaşık 200 yıl öncesine değin sürdü.
Emperyalizm ise, toplumda egemen kapitalist üretim ilişkisinin kaçınılmaz sonucu, doğal bir aşamasıdır.
Üretici güçlerde (teknoloji, araçlar, hammadde, emek, beceri) ve üretim ilişkilerinde (mülkiyet yapısı, iş bölümü, sosyal sınıflar) tarih içindeki ilerlemeye koşut olarak, günümüzden üç yüz yıl kadar önce kimi toplumlar kapitalist üretim biçimine ulaştılar. On dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru, bu toplumlarda kapitalist üretim biçiminin yarattığı büyük ve hızlı iktisadi gelişim, üretimde tekelleşmeyi ve banka sermayesiyle sanayi sermayesinin kaynaşmasıyla da emperyalizmin altyapısını oluşturan mali sermayeyi yarattı.
Üretim ilişkilerindeki mal sahipliğine dayanan maddi güçleriyle ülkelerindeki iktisadi yaşama egemen küçük bir grup olan mali sermaye sahipleri (mali oligarşi), siyasi iktidarları belirleyen / yönlendiren ve devlette sözü en çok geçen sınıf kimliği kazandılar. O ülkelerin iktisadi, toplumsal ve siyasi yapılanmasında yaşanan bu doğal süreç kuşkusuz dünyanın bütün ülkelerinde yaşanmadı.
Kapitalizmin doğasında bulunan daha çok üretim, daha çok tüketime dayalı sürekli büyüme karakteri, mali oligarşinin hem kaynak hem pazar gereksinimini artırıyordu. Kendi ülkelerinin sunduğu mevcut pazar büyüklüğü ve kaynaklar yetersiz kalınca, geçici olmayan ve sürekli artan bu gereksinim, dünyaya açılmayı ve başka ülkelerden yararlanmayı dayatıyordu. Ancak, eskimiş sömürgecilik yöntemleri artık çözüm değildi.
İşgalle, silah zoruyla, zorbalıkla başkalarının kaynakları ele geçirilebilirdi ama bu yöntem gelişen dünya koşullarında çok zor, çok riskli, sürdürülebilirliği olmayan, dış pazarı genişletmek yerine daraltacak ve siyaseten kabul edilemez nitelikteydi.
Üstelik, uygulanabilecek başka yöntemler de vardı.
Örneğin; gereksinim duyulan kaynakların bolca bulunduğu gelişme çabası içindeki geri kalmış ülkelerle ikili anlaşmalar yaparak,
- Sermaye ihracı yoluyla, yeni yatırımlar o ülkelere yönlendirilebilir ve kaynaklar yerinde kullanılabilir,
- Yönetimlere krediler verilip ülkeler borçlandırılarak kendilerine bağlanabilir,
- Askeri desteklerle güvenlik güvencesi sağlanarak müttefik olunabilir,
ya da
- Çok uluslu ve geniş topraklara sahip imparatorluklar, etnik temelli iç karışıklıklar çıkarılarak parçalanabilir ve kurulacak yeni devletlere verilecek destekle “iyi ilişkiler” kurulabilirdi.
Bu tür yaklaşımlar sömürgeci yöntemlere göre çok daha incelikli, kalıcı, uzun erimli ve çok daha akılcıydı.
Temel amacı, “başka ülkelerin kaynaklarından yararlanmak, pazar bulmak ve o ülke yönetimlerine egemen olmak” diye özetlenebilecek bu tercihin biçimlendirdiği mali oligarşinin “başka uluslar ve ülkeler üzerinde siyasi, iktisadi, askeri ve kültürel gücünü yayarak onları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme siyasetini” benimseyen yönetimler eliyle emperyalist devletler doğdu.
Yirminci yüzyıl başında, hemen her gelişmiş kapitalist ülkede mali oligarşinin hizmetindeki emperyalist devletlerin izlediği bu dış siyaset günümüze değin süregeldi. Bu nedenle emperyalist devletler, dünyanın her yerinde “günübirlik” değil uzun erimli planlarına göre davranır; uzun yıllar geçse de ülkelerindeki mali sermayenin çıkarları değişmedikçe planlarına bağlı kalır, hedeflerinden asla vazgeçmezler.
Bugün olduğu gibi 20. Yüzyıl başında da hiçbir emperyalist devlet yalnız değildi. Benzer gelişim sürecini yaşayan ve aynı gereksinimi duyan başka ülkelerin mali oligarşi sınıflarına dayalı başka devletler de vardı. Ya birbirleriyle anlaşarak ya da savaşarak dünyayı aralarında paylaşacaklardı.
Birinci Dünya Savaşı ya da bir başka söyleyişle, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı işte bu nedenlerle ve bu koşullarda çıktı.
EMPERYALİZMİN ORTADOĞU PLANI VE
ABD’NİN İRAN’A SALDIRISI
Savaşın henüz ikinci yılında; 1916 yılında İtilaf Devletleri arasında yer alan İngiltere ve Fransa’nın hazırladığı, Rusya ve İtalya’nın da kabul ettiği Sykes-Picot Antlaşması ile Osmanlı’nın Ortadoğu’daki topraklarının nasıl paylaşılacağına karar verilmişti.
28 Mayıs 2025 günü yayımlanan yazımda; Sykes-Picot Antlaşması’na dayanan plana göre bölge coğrafyasının nasıl biçimlendirildiğini anlatmıştım.
Savaştan yenilgiyle çıkan Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki topraklarında aşiretler biçiminde yaşayan, uluslaşamamış en kalabalık topluluk olan Araplar, irili ufaklı yapay devletler oluşturularak bölünmüş; her birisinin başına İngiltere ya da Fransa yanlısı aşiret reislerinden hanedanlar geçirilmiş; böylece İngiliz ve Fransız mali oligarşisi bölgedeki zengin doğal kaynakları paylaşmıştı.
Ancak; Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi ile iktidara gelen Bolşeviklerin Sykes-Picot Antlaşması’ndan çekilmesi ve gelişen Sovyetler Birliği’nin zaman içinde Ortadoğu’da ve çeperinde Irak, Suriye, Mısır gibi müttefikler edinmesi, Anadolu’daki 1922 Türk Kurtuluş zaferi, 1921 yılından beri İran’da iktidar olan Pehlevi Hanedanının 1979’da son bulması gibi gelişmeler, emperyalizmin Ortadoğu planlarını hem başlangıçta hem zaman içinde önemli ölçüde etkilemişti.
Öte yandan, son yüz yıl içinde yaşanan;
- Türkiye’nin Atatürk’ün ölümünden sonra başlayan süreçte, çeşitli gerekçelerle yön değiştirmesi,
- İran’da Başbakan Muhammed Musaddık’ın 1953’te askeri darbeyle devrilmesi,
- Mısır’da Cemal Abdülnasır’ın 1970’te ölümünden sonraki yönetim değişiklikleri,
- 1980’de Irak’ın İran’a saldırısıyla başlayan ve sekiz yıl süren savaş,
gibi gelişmeler de emperyalizmin Sykes-Picot planının sürekliliğinin ve etkilenen planın o etkilerden arınmasına yönelik girişimlerin birkaç örneğiydi.
Planın uygulama başarısını olumsuz yönde etkileyen en önemli gelişme hiç kuşkusuz, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kapitalist dünyanın liderliğini İngiltere’den devralan ve Ortadoğu Planı’na sahip çıkan ABD’nin karşısında ikinci süper güç olarak yer alan Sovyetler Birliği’nin bölgedeki varlığı olmuştu. 1991 yılında Sovyetler’in dağılması ABD’yi çok rahatlattı.
Önce Irak’ı plana uygun biçimde yeniden düzenleyen ABD, “güncellenen Ortadoğu Planı” olmaktan başka bir özelliği bulunmayan Büyük Ortadoğu Projesi’ni 2003 yılında uygulamaya koyarak girişimlerini yoğunlaştırdı. “Arap Baharı” sürecinin iç savaşa dönüşmesini sağlayan girişimleriyle Suriye’yi de planlarını olumsuz etkileyen özelliklerinden arındırdı.
Ortadoğu’da ABD’deki mali oligarşinin beklenti ve çıkarları için elli yıldır risk oluşturmayı sürdüren tek ülke, mollalar yönetiminde ve bölgenin çeperinde yer alan İran kalmıştı. İran da ABD emperyalizminin planlarına uygun duruma getirilmeliydi.
Kuruluşundan beri, varlığı bölge ülkelerince benimsenmeyen İsrail, her zaman ve her koşulda arkasında duran ABD’deki mali oligarşinin Ortadoğu’daki çıkarlarının koruyucusu, uzun erimli planlarının “tereddütsüz” destekçisi olsa da İran’ı, Irak ve Suriye gibi düzenlemek için hem yeterli güce sahip değildi hem de coğrafi konumu bunun için elverişli değildi. Nitekim geçen yıl haziran ayında bu sınanmış ve başarılı olamayacağı görülmüştü.
ABD için “İş başa düşmüştü”.
Aileden varlıklı olsa da mali oligarşi içinde yer almamakla birlikte hem ülke içinde hem dış siyasette onların çıkarlarının militan savunucusu olan ABD Başkanı Trump, İsrail’in Siyonist lideri Netanyahu’yu da yanına alarak İran’ı “yola getirmek” için beklenen saldırıyı başlattı. Mali oligarşinin isteği olmuş, Ortadoğu’daki çıkarları için ciddi bir risk olarak gördükleri İran’ın yüz yıllık planları önünde engel olmaktan çıkarılmasının yolu açılmıştı. ABD’deki mali oligarşinin ve dostlarının bu yolun sonuna ilişkin iyimser beklentisi gerçekleşir mi bilinmez.
***
İran, binlerce yıllık tarihi, kültürü, yetişmiş insan gücü ile ne Irak ne Suriye gibi emperyalistlerin ürettiği yapay Ortadoğu devletlerine benzer.
İran, uzun tarihi içinde yaşadığı işgaller, toplumsal çalkantılar, darbelere karşın hiçbir dönemde sömürgeleştirilememiştir. İran halkı tarih boyunca, birçok sıkıntıya katlanmış ama her zaman kendi kaderini belirlemiş, “er ya da geç” tercihlerine uygun devlet biçimlerini kurabilmiştir.
Savaşın nasıl sonuçlanabileceği üzerine tahminde bulunmak isterseniz, buraya değin anlatılanları ve İran halkının kendine özgü özelliklerini göz ardı etmeden kafa yormalı; medyadaki, çoğu ABD kaynaklı haberleri, ABD emperyalizmini ağzına almaktan bile kaçınanların boş laflarından arındırarak nesnel biçimde değerlendirmelisiniz.