Akşam olur… evler susar… televizyonun ışığı vurur yüzlere.
Anne orada, baba orada, çocuk ortada…
Birlikte izlenir sanılır… ama aslında birlikte kaybolunur.
Ekranda bir dünya…
Gerçekten kopmuş ama etkisi gerçeğin içinde.
Üniversiteli gençler… kadınlar… kızlar…
Bir bakıyorsun elinde silah…
Bir bakıyorsun “öldür” deniyor…
Ve insan, insanı vuruyor.
Ne hesap soran var… ne dur diyen… ne de vicdanın sesi…
Ölüm sıradan bir sahneye dönüşmüş.
Eskiden masal anlatılırdı çocuklara…
İyiler kazanırdı, kötüler utanırdı.
Şimdi kötülük merkezde…
Şiddet çözüm gibi, ölüm sıradan gibi sunuluyor.
Bir çocuk düşün…
Daha hayatın başında…
Elinde kalem olması gerekirken…
Çantasında silah…
Beş tane… yedi şarjör…
Ve bir anda…
İki sınıf…
Tarandı gitti…
Masum çocuklar…
Bir öğretmen…
Bir umut…
Hepsi sustu.
Soru aynı:
Bu çocuk bunu nereden öğrendi?
Sadece bir yerden değil…
Ama en çok gözünün önüne konulan görüntülerden…
Ekrandan… sokaktan… sosyal medyadan…
Şiddetin normalleştiği bir çağda büyüyen çocuklardan.
İlgisizlik… sevgi eksikliği… denetimsizlik…
Hepsi birleşince kırılgan zihinler savruluyor.
Güvenlik elbette olmalı…
Okullar korunmalı… kapılar denetlenmeli…
Ama bu tek başına yetmez.
Çünkü mesele sadece kapıda değil… içeride.
Bir çocuğun zihnine giren görüntüler…
Birikmiş öfke… büyüyen yalnızlık… fark edilmeyen çöküş…
Kapıyı kapatırsın…
Ama içeriği değiştirmezsen…
Sorun içeride büyür.
Okul…
Çocuk sesinin yankılandığı yer olmalı…
Silah sesinin değil.
Bir öğretmen…
Bir çocuğun hayatına dokunmak için orada…
Toprağa düşmek için değil.
Artık görmezden gelme zamanı değil.
Ne ekranı… ne ihmali… ne de sessizliği.
Çünkü bir çocuk kaybolursa…
Sadece bir hayat eksilmez…
Bir toplum eksilir.
Ve biz…
Eksile eksile…
Hangi yarına varırız? büyüyen şey çoğu zaman sadece görüntüdür.