Madenciler aylardır meydanlarda. İstedikleri şey lüks bir yaşam değil, hak ettikleri maaşlarını alabilmek. Öğretmenler alanlarda. İstedikleri şey ayrıcalık değil, emeklerinin karşılığını alabilecekleri bir gelecek ve atanabilmek. Kısacası insanlar artık daha iyi yaşamak için değil, yaşayabilmek için mücadele ediyor.
Doruk Madencilerinin Ankara’daki eylemlerini günlerce takip ettim. Polis müdahaleleri oldu, tartışmalar yaşandı, gözyaşları döküldü. Kimileri direnişlerinin sonucunda haklarına kavuştu, kimileri ise hâlâ mücadele etmeye devam ediyor. Onları izlerken en çok düşündüğüm şey şu oldu: Hayatlarını sürdürebilmek için yerin metrelerce altına inen insanlar, gün ışığı görmeden çalışan emekçiler, bazen canlarını kaybetme pahasına çalışıyor ama yine de hak ettikleri ücreti almak için sokaklarda mücadele etmek zorunda kalıyor.
Bu tablo insanın içini acıtıyor.
Çünkü bir ülkenin en büyük gücü emeğidir. Ancak bugün geldiğimiz noktada çalışanların büyük bir kısmı emeğinin karşılığını alamadığını düşünüyor. Her yeni güne başladığımızda çoğumuzun aklında aynı sorular var: Ay sonunu nasıl getireceğiz?
Borçları nasıl ödeyeceğiz?
Geleceği nasıl kuracağız?
Ne yazık ki dertlerimiz ortaklaştı. İşçi hakkını arıyor, öğretmen hakkını arıyor, gençler gelecek arıyor. Siyasi gündem ise her geçen gün daha da ağırlaşıyor. O kısmına girmeye kalksak sayfalar yetmez.
Ama bir gerçek var ki değişmiyor: Bu ülkeyi ayakta tutanlar, alın teriyle çalışan insanlar. Ve gazeteciliğin en önemli görevlerinden biri de onların sesini duyurmak.
Biz de gazeteciler olarak; meydanlarda, eylemlerde, direniş çadırlarında olmaya, emeğin ve emekçinin yanında durmaya devam edeceğiz. Çünkü bazen bir haber yalnızca bir haber değildir; duyulmayan bir sesin duyurulmasıdır.