Eskiden tükenmişlik denince akla sadece çok çalışan insanlar gelirdi. Sabah erkenden işe gidip gece eve dönen, sürekli toplantılara giren, mesaiye kalan insanlar… Ama artık durum öyle değil. Şimdi daha öğrenciyken tükenen insanlar var. Evde otururken bile yorulanlar var. Gün içinde fiziksel olarak hiçbir şey yapmadığı halde zihni susmayan insanlar var.
Çünkü artık insanı yoran şey sadece iş değil. Sürekli bir şeye yetişmeye çalışmak yoruyor. Sürekli güçlü görünmeye çalışmak yoruyor. Her gün daha başarılı, daha güzel, daha mutlu görünme baskısı yoruyor. İnsanlar artık dinlenirken bile gerçekten dinlenemiyor. Telefonu eline alınca başka insanların hayatlarını görüyor, kendini eksik hissediyor. Bir şeyleri kaçırıyormuş gibi hissediyor. Sürekli bir yetişememe hali var.
En kötüsü de şu; kimse gerçekten iyi değil ama herkes iyiymiş gibi davranıyor. Sosyal medyada herkes gülerken, gerçek hayatta insanlar içten içe tükeniyor. Kimse “çok yoruldum” demiyor çünkü artık yorgunluk bile sıradanlaştı. Herkesin bir derdi var ama kimsenin durup gerçekten nefes almaya zamanı yok.
Eskiden insanlar fiziksel olarak yorulurdu. Şimdi zihinsel yorgunluk daha ağır geliyor. Sürekli düşünmek, sürekli kaygılanmak, sürekli geleceği hesaplamak insanın enerjisini fark ettirmeden tüketiyor. Özellikle gençler ne yaparsa yapsın yetmiyormuş gibi hissediyor. Bir okul bitiyor iş kaygısı başlıyor. İş bulunuyor bu kez geçim derdi çıkıyor. İnsanlar daha hayatı yaşamaya başlamadan tükenmiş hissediyor.
Belki de bu yüzden artık herkes daha tahammülsüz. Daha sinirli. Daha kırgın. Çünkü dinlenmiş insan azaldı. Gerçekten huzurlu insan azaldı. İnsanlar sadece bedenlerini değil, ruhlarını da taşıyamaz hale geldi.
Belki de bazen kendimize şunu sormamız gerekiyor: Gerçekten yorulan bedenimiz mi, yoksa sürekli güçlü kalmaya çalışan zihnimiz mi?