ÇÜRÜME ÇAĞINDA İNSAN KALABİLMEK

Taksonomide adı Homo sapiens; yani düşünebilen, bilen, akıl yürütebilen insan… İki ayağı üzerinde yürüyen, konuşan, üreten, şehirler kuran, teknolojiyi yöneten bir canlı türü. Ama insanı gerçekten insan yapan şey ne dik yürüyebilmesi ne konuşabilmesi ne de sadece düşünebilmesidir.

Asıl mesele, bütün bunları yaparken vicdanını kaybetmemesidir.

Çünkü dünyada insan olarak doğmak kadar zahmetsiz, insan kalabilmek kadar zor çok az şey vardır.

Hayat, insanın karakterini ortaya çıkaran uzun ve engebeli bir yolculuktur. Kimi insanlar bu yolda kalbine merhamet yükler, kimi sadece çıkarlarını. Kimi insanlara omuz olur, kimi insanların omzuna basarak yükselmeye çalışır. Kimi bir el uzatır, kimi uzanan eli bile tutup aşağı çekmek için fırsat kollar.

Belki de bu yüzden atalarımız “İnsan beşer, şaşar” demiştir. Çünkü insan hata yapar. Yanılır. Aldanır. Kırılır. Kırar. Ama insanı değerli yapan hiç hata yapmaması değil, düştüğü gafletin farkına varabilmesi, o aynaya cesaretle bakabilmesidir.

İnsan garip bir varlıktır.

Bazen dünyanın en konforlu yalanını kendi kulağına fısıldar. Bazen en acı gerçeği başkasına söylemekten, hatta o gerçekle yüzleşmekten korkar. Kimi zaman doğruları susturur, kimi zaman yalanları alkışlar. Çoğu zaman insanların sözlerine bakar, vitrinlerini seyrederiz; oysa insanı asıl anlatan söyledikleri değil, konforu bozulduğunda ve zor zamanlarda sergilediği pratikleridir.
Çünkü karakter; herkesin gördüğü vitrinde değil, kimsenin bakmadığı o karanlık tenhada ortaya çıkar.

Menfaatlerin yüksek sesle konuştuğu yerde samimiyet sessizleşir. Çıkar hesaplarının başladığı yerde en köklü dostluklar bile sınanır. Kalabalık ve ihtişamlı sofralarda herkes yanınızda yer bulmak için yarışabilir; ama hayatın fırtınası çıktığında, rüzgara karşı yanınızda duranlar gerçek hikayenizi yazar.
Dost kara günde, insan ise güç elindeyken belli olur.

İnsanların çoğu başarıyı alkışlar gibi görünür. Fakat bazen bir insanın adilce yükselişi, başka bir insanın içindeki o bastırılmış kıskançlığı ve yetersizliği uyandırır. Çünkü herkes sizin ışığınızla aydınlanmak istemez; bazıları sizin ışığınız parladıkça kendi içlerindeki karanlığı daha net görmeye başlar.

Oysa insanın en büyük rakibi ve düşmanı dışarıda değildir.

İnsanın en büyük savaşı kendi nefsiyle, kendi korkularıyla, hırslarıyla ve en çok da kendi vicdanıyla verdiği o sessiz savaştır. Kadim zamanlardan beri bilgeler bu içsel savaşı anlatır. Stoacı imparator Marcus Aurelius, insanın asıl görevinin topluma ve kendine karşı adil olmak olduğunu söylerken; Doğu’nun bilgeleri insanı "özündeki cevheri korumakla" görevlendirir. Konfüçyüs’ün işaret ettiği ahlaki pusula da Mevlana’nın “Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol” çağrısı da aslında aynı kapıya çıkar. Dışarıdaki gürültü ve yozlaşma ne kadar büyük olursa olsun, içerideki o saf insanı, o bozulmamış çekirdeği koruyabilmek.
Bir insanın içinde aynı anda hem bir melek hem de bir canavar yaşayabilir. Hangisini büyüteceği ise her gün, her an verdiği o küçük, önemsiz görünen kararlarla belirlenir.

Merhamet mi? Yoksa çıkar mı?
Empati mi? Yoksa bencillik mi?
Adalet mi? Yoksa güç mü?

İnsanlık tarihi aslında bu soruların etrafında dönüp duran büyük, sancılı bir hikayeden ibarettir. Ve insan kalabilmek, sadece bireysel bir temizlik mücadelesi değildir; aynı zamanda kolektif bir duruştur. Çağın getirdiği vahşi bireycilik insanı insana yabancılaştırırken, vicdanı da kişisel bir lükse dönüştürüyor. Oysa bir toplum, en zayıf halkası kadar güçlüdür. Sistemin bizi hırslarımızla evcilleştirmeye, haksızlıklara karşı "seyirci" kılmaya çalıştığı bu çağda vicdanı savunmak, en büyük başkaldırıdır.

Bazı insanlar vardır; yanınızda olduklarında sadece huzur hissedersiniz. Sesleri yükselmez ama kalpleri konuşur. Varlıkları güven verir. Gittiklerinde bile arkalarında silinmez bir iyilik izi bırakırlar.

Bazı insanlar da vardır; geldikleri yerde gürültü ve kibir, gittikleri yerde ise sadece derin bir yorgunluk bırakırlar.

Çünkü insanın gerçek büyüklüğü ne oturduğu makamda ne sahip olduğu servette ne de peşinden koşan kitlelerin unvanlarındadır. İnsanın gerçek büyüklüğü, eline güç ve imkan geçtiğinde kim olduğunda saklıdır.
Bir çocuğun gözyaşını görüp yüreği sızlıyorsa…
Bir yaşlının, bir kimsesizin yalnızlığını hissedebiliyorsa…

Tanımadığı bir insanın acısını kendi acısı gibi duyup, o acıya derman olmak için harekete geçebiliyorsa…

En önemlisi de; ucu kendine dokunmasa bile bir haksızlığın karşısında dilsiz şeytan olmayı reddedip sessiz kalmıyorsa…
İşte orada insanlık başlar.

Bu dünyadan hepimiz bir gün, hiçbir şeyi götüremeden geçip gideceğiz.

Geride bıraktığımız evler, arabalar, unvanlar, banka hesapları ve hırslı başarılar zamanla unutturulacak, silinecek. Fakat bir kalbe gerçekten dokunduysak, bir yarayı karşılıksız sardıysak, düşene menfaatsiz el uzattıysak, umudunu kaybedene fener olduysak; işte o kalıcı iz hiçbir zaman silinmeyecek.

Çünkü hayatın nihayetinde insanlara ne kadar kazandığımız, hangi statülere ulaştığımız sorulmayacak.

Ne kadar "insan kalabildiğimiz" hatırlanacak.
Ve belki de bütün bu varoluş hikayesinin özeti tek bir cümlede saklıdır.

İnsan olarak doğmak bir kaderdir; ama bunca fırtınanın ortasında insan kalabilmek tamamen bir karakterdir.

Bugün modern dünya bize unvanlar, başarılar, dijital alkışlar ve bitmek bilmeyen bir tüketim arzusu vaat ediyor. Hepimiz daha fazlası olmak için nefes nefese koşuyoruz; daha zengin, daha güçlü, daha görünür... Oysa hayatın karmaşık denklemini çözmeye çalışırken, en basit ve en hayati formülü gözden kaçırıyoruz.

İnsan olmak, bu dünyaya bırakılmış bir başlangıç noktasıdır; bir varış çizgisi değil. Yol boyunca heybemizden neleri düşürdüğümüz, menfaat virajlarında hangi değerleri feda ettiğimizdir asıl hikaye. Gözlerimizi bu dünyaya kapattığımızda, arkamızda bıraktığımız gölgelerin büyüklüğü değil, saçtığımız ışığın sıcaklığı bizi anlatacak.

Unvanlar düşer, makamlar devrilir, servetler tükenir. Geriye sadece, bunca çürümenin ve rüzgarın ortasında eğilip bükülmeden, o ilk günkü saf vicdanıyla ayakta durabilenler kalır.
Yürümek, konuşmak ve düşünmek bizi bu dünyanın bir parçası yapar; ama sadece ve sadece "insan kalabilmek" bizi bu dünyada kalıcı kılar.