Çizgilerin Dili

Etrafımıza baktığımızda aslında her yer çizgilerden ibarettir. Yürüdüğümüz yollar, kaldırım kenarları, duvar köşeleri, kapı pervazları, sandalyelerin ayakları, koltukların sırtı… Aklımıza gelen her nesnenin bir çizgisi vardır. Bir köşesi, bir sınırı, bir geometrik karşılığı. Hayat dediğimiz şey, çoğu zaman fark etmeden içinde dolaştığımız büyük bir çizgiler haritasıdır.


İnsan zihni bu haritayı sandığımızdan çok daha erken okumaya başlar. Bilimsel olarak insan beyni renklerden önce çizgileri algılar. Bir tabloya ya da bir fotoğrafa baktığımızda, henüz renklerin ne söylediğine geçmeden önce onun formuna karar veririz. Kare mi, dikdörtgen mi, yuvarlak mı? Simetrik mi, dengesiz mi, yamuk mu? Zihin önce iskeleti çözer, sonra ayrıntıya iner. Önce yapı görünür, sonra duygu.


Bu yüzden bazı görüntüler bizi ilk anda rahatlatır, bazıları ise içimizi huzursuz eder. Henüz nedenini bilmeden. Çünkü çizgiler bilinçdışına seslenir. Düşünmeden hissettiğimiz yer tam da orasıdır. Göz, daha biz fark etmeden kararını vermiştir bile.
Fotoğrafta da durum farklı değildir. Renkler fotoğrafın duygusudur; evet. Ama çizgiler bizi o duyguya götüren yoldur. Fotoğrafın akmasını sağlayan, bakışı kadrajın içinde tutan, gözü bir noktadan diğerine taşıyan en temel unsur çizgidir. Yol yoksa, duyguya varılmaz.


Bir fotoğrafa bakıp “bu fotoğraf akıyor” dediğimizde, aslında çizgilerin bizi fark ettirmeden taşıdığını söyleriz. Göz nereye bakacağını bilir, nerede duracağını hisseder. Tıpkı hayatta yönünü bilen bir insan gibi.
Psikolojide çizgi aynı zamanda sınır demektir. İnsan zihni sınırlarla güvende hisseder. Nerede başlayıp nerede biteceğini bilmek ister. Bu yüzden çocuklar ilk olarak karalamalar yapar. Düz çizgiler, daireler, kırık hatlar… Henüz renk yoktur ama ifade vardır.
Dikey çizgiler duruştur. Yatay çizgiler sükûnettir. Kırık çizgiler yaşanmışlıktır. Dairesel çizgiler ise dönüp dolaşıp kendine gelmektir.
Bir sokakta yürürken kaldırımın kenarına dikkat et. Aslında o çizgi sana “buradan yürü” der. Ama sen bazen onun dışına çıkarsın. İşte fotoğraf çoğu zaman tam da orada başlar.


İyi fotoğraf, çizgiyi yok sayan değil; çizgiyi anlayandır.
Bazı fotoğraflar bizi rahatsız eder. Çünkü çizgisi bozuktur. Bazıları ise huzur verir. Çünkü içimizdeki çizgiyle aynı yönde akar.
Fotoğraf çekerken kendini ele verirsin. Neyi merkeze aldığını, neyi dışarıda bıraktığını, hangi çizgiyi takip ettiğini.
Ve zamanla şunu anlarsın: Mükemmel çizgiler güçlü fotoğraflar üretmez. Anlamlı çizgiler üretir.
Hayatta da böyledir. Düz gidenler değil, kendi yönünü bulanlar iz bırakır.