Sevgili okurlar, kıymetli “doğa insanı” Cemal Gülas’ın kendisinin izni ve onayı dahilinde sizlerle buluşturmaya karar verdiğimiz yazıların beşinci serisi huzurlarınızda…
Cemal Gülas’ın insan ve hayvana dair düşüncelerinden oluşan tamamen kendi kaleminden çıkan metni sizlerle buluşturuyorum:
“İletişim, yalnızca kelimelerin dar kalıplarına sığdırılamayacak kadar geniş; ruhun, hissin ve varoluşun dışa vurumu olan muazzam bir köprüdür. İnsanoğlu, kendini ve evreni anlamlandırma çabasında dilin bittiği yerde yeni diller inşa etmiştir. Fotoğraf, edebiyat ve hayvanlar alemindeki iletişim; bu arayışın en estetik, en derin ve en saf biçimlerini oluşturur.
Edebiyat ve iletişim arasındaki bağ, yazılan kitaplar üzerinden oldukça net okunabilir. Edebiyat, özünde bir iletişim biçimidir: Yazar, duygu, düşünce ve deneyimlerini dil aracılığıyla okura aktarır. Bu aktarım sırasında yalnızca bilgi değil, aynı zamanda duygu durumları, estetik zevkler ve eleştirel bakış açıları da iletilir. Roman, şiir, öykü gibi türler, okuyucuyla kurulan dolaylı ama derin bir diyaloğun ürünüdür. Dahası, edebiyat toplumsal iletişimin gelişmesine katkı sunar: ortak semboller, imgeler ve anlatılar yaratarak kültürel hafızayı inşa eder. Bu yönüyle edebiyat, iletişimin sadece bilgi aktarmak değil, anlam dünyaları kurmak olduğunu gösteren en güçlü sanat dallarından biridir.
Kelimelerin sessiz fısıltısı ile vizörün arkasındaki o anlık sessizlik, aslında aynı hakikatin farklı dilleridir. Edebiyat ve fotoğraf, ilk bakışta biri zamana yayılan zihinsel bir inşa, diğeri ise zamanı tek bir salisede donduran görsel bir mühür gibi görünse de; özünde her ikisi de insanın ‘anlatma’ ve ‘anlaşılma’ çabasının, yani iletişimin en rafine uçlarıdır. Sanatın bu iki güçlü kolunun iletişimle olan bağını, insan ruhunun derinliklerine açılan temel köprü üzerinden okuyabiliriz.
Edebiyat, dilin sınırlarını zorlayarak insanın iç dünyasını, soyut acılarını ve toplumsal sancılarını dış dünyaya aktarır. Bir romanı okuduğumuzda, yazarın kurduğu cümleler aracılığıyla hiç tanımadığımız bir insanın zihniyle ‘iletişime’ geçeriz.
Fotoğraf da tam olarak bu noktada edebiyatın görsel ikizi haline gelir. Fotoğraf sanatçısı da tıpkı bir yazar gibi saf gerçekliği olduğu gibi aktarmaz; onu kendi süzgecinden geçirir, kadrajıyla yeniden yorumlar. Bir yazarın kelimelerle betimlediği bir yalnızlık duygusunu, bir fotoğrafçı soluk bir ışık altındaki boş bir sokak lambasıyla anlatabilir.
Edebiyat zamana yayılmış bir anlatıyken, fotoğraf o zamanın içinden çekip çıkarılmış yoğun bir özdür. Her ikisi de alıcısına (okuyucuya veya izleyiciye) şu mesajı fısıldar: ‘Benim gördüğümü gör, benim hissettiğimi hisset.’
Yazılan kitaplar, insanlığın kolektif hafızasını oluşturur. Yüzyıllar önce yazılmış bir metinle bugün bile bağ kurabiliyor olmamız, edebiyatın zamanı aşan bir iletişim mucizesi olduğunun kanıtıdır. Fotoğraf ise icadından itibaren bu hafıza aktarımına muazzam bir ivme kazandırmıştır.
Edebiyat ve fotoğraf arasındaki bağ, ‘hikaye anlatıcılığı’ ortak paydasında düğümlenir. Yazı, insanı zihnin dehlizlerinde uzun bir yolculuğa çıkararak iletişimi zamana yayar; fotoğraf ise o yolculuğun en can alıcı duraklarında çekilmiş birer vesikadır. Sanat, insanın yalnızlığına son verme çabasıysa eğer; edebiyat bu yalnızlığın romanı, fotoğraf ise o romanın kapak resmidir. Her ikisi de dünyayı anlamlandırma ve ötekiyle köprü kurma sanatının, yani saf iletişimin en zarif biçimleridir.”
Fotoğraf, akıp giden zamanın nehrinden koparılan tek bir damladır. Kelimelerin kıvrımlarına ihtiyaç duymadan, gerçeği yalın ve çarpıcı bir biçimde muhatabına sunar. Fotoğrafın etkisi anidir ve sarsıcıdır. Bir kelimeyi anlamak için zihinsel bir süreç gerekirken, bir fotoğraf kalbe giden en kısa yolu seçer. Savaşın ortasındaki bir çocuğun bakışı veya bir sonbahar yaprağının düşüşü, lisanı ne olursa olsun tüm insanlıkta aynı evrensel sızıyı ya da huzuru uyandırabilir. Zamanı ve mekânı mühürleme işlevi görür. Geçmişi bugüne taşır, unutuşun karanlığına karşı bir direniş başlatır. Görsel bir hafıza oluşturarak, toplumsal olayların, acıların ve güzelliklerin unutulmasını engeller; bir nevi ‘sessiz tanıklık’ yapar.
Önemi: Fotoğraf, dil bariyerlerini yıkan evrensel bir alfabedir. İnsanın insanla, hatta insanın kendi geçmişiyle kurduğu bağda en sadık aynadır. Sadece görüneni değil, o anın ardındaki görünmeyen duyguyu da fısıldadığı için estetik ve belgesel bir köprüdür. Edebiyat, insanın kendi iç dünyasında kopardığı fırtınaları, bir başkasının limanına ulaştırma sanatıdır. İletişimin en rafine, en katmanlı ve en entelektüel formudur. Edebiyatın etkisi zamana yayılır ve derindir. Okuyucuyu dönüştürür, ona hiç bilmediği hayatların kapılarını açar. Bir roman kahramanının acısıyla ağlamak, bir şiirin mısrasında kendi yalnızlığını bulmak, insanın evrende tek başına olmadığını hissetmesini sağlar. Zihinde yarattığı imgelerle empati yeteneğini en üst seviyeye taşır. İnsanın anlam arayışına rehberlik eder. Kültürü, felsefeyi, acıyı ve neşeyi nesiller boyu aktaran estetik bir taşıyıcıdır. Dilin sınırlarını genişleterek, soyut ve anlatılamaz olan duyguları (aşk, melankoli, varoluşsal sancı) somutlaştırır ve paylaşılabilir kılar.
Önemi: Edebiyat olmasaydı, insanlık tarihi sadece kuru tarihlerden ve rakamlardan ibaret kalırdı. O, insanın ruhsal tarihini yazar. Bireyi derinleştirir, öteki olanı anlamayı öğretir ve insanı kendisiyle yüzleştirerek en dürüst iletişimi kurmasını sağlar.
Hayvanlar alemi, insanın unuttuğu ya da çok gerilerde bıraktığı doğanın o ilkel, temiz ve yapmacıksız dilini temsil eder. Onların iletişimi, uygarlığın getirdiği maskelerden arınmıştır. Hayvanların insanla veya kendi aralarındaki iletişimi, insan ruhunu iyileştirici bir güce sahiptir. Bir köpeğin sadakat dolu bakışı, bir kedinin mırıltısındaki şefkat, hiçbir edebi metnin ya da fotoğrafın kolay kolay taklit edemeyeceği bir samimiyet taşır. İnsana, kelimelerin ötesinde bir ‘var oluş’ ve ‘birliktelik’ hissi verir.
İşlevi: Doğanın dengesini ve yaşamın devamlılığını sağlayan hayati bir işlevi vardır. Kimyasal salgılar (feromonlar), sesler, danslar ve beden diliyle örülü bu iletişim; avlanma, korunma ve neslini devam ettirme amacı taşır. İnsanla kurdukları bağda ise rehberlik, dostluk ve psikolojik rehabilite işlevi görürler. Hayvanlar, bize evrenin sadece insana ait olmadığını, yaşamın çok sesli bir senfoni olduğunu hatırlatır. Kelimelerin ardına gizlenen yalanların ve riyakarlığın olmadığı bu iletişim biçimi, insanoğluna saf sevgiyi, sadakati ve doğaya saygı duymayı öğreten en kadim derstir.
Fotoğraf gözün gördüğü anı ölümsüzleştirerek zihne kazır; edebiyat kalbin ve aklın derinliklerini kelimelerle örerek ruhu besler; hayvanlar ise doğanın o bozulmamış saf lisanıyla bizi aslımıza, kelimesiz sevginin gücüne davet eder. Üçü de insanı yalnızlıktan kurtaran, onu dünyaya ve diğer varlıklara kenetleyen muazzam pencerelerdir.”