Türkiye büyüdü sözünün altında neler yatıyor. Çünkü sokaktaki vatandaş “madem Türkiye yüzde 2.5 oranında büyüdü benim payım nerede “ diye soruyor. Ya da soruyu bir başka şekilde soralım. Bir ülkenin büyümesi demek o ülkede yaşayan vatandaşların zenginleşmesi anlamına mı geliyor?
Soruları çeşitlendirmek ve çoğaltmak mümkün. Öyle ya, ay sonunu getiremeyen asgari ücretliler, kuşa dönen emekli maaşı ile geçim etmeye çalışanlar, bırakın yoksulluk sınırını, açlık sınırı altında yaşayan milyonlara büyümeyi nasıl açıklayabilirsiniz?
Bu sorular artık son yıllarda çok sık soruluyor ve aslında ekonomik büyüme ile vatandaşın hissettiği refah arasındaki farkı ortaya koyuyor. En basit örneğiyle, bu ülkede 18 bin dolar sınırını aşan kişi başına gelire sahip kaç kişi yaşıyor. Benim, sizin ve diğerlerinin payını kimler paylaşıyor.
Öncelikle şunu belirtmekte yarar var. Bir ülkenin yüzde 2,5 büyümesi, o ülkede yaşayan herkesin gelirinin yüzde 2,5 arttığı anlamına gelmiyor. Büyüme, ekonomide üretilen toplam mal ve hizmet miktarındaki artışı ifade ediyor. Bu artışın kimlere nasıl dağıldığı ise başlı başına ayrı bir konu. İşte bu noktada, bizim yaşadıklarımızla, anlatılanlar arasında dağlar kadar fark oluyor.
Türkiye’de son yıllarda sürekli bir büyümeden bahsediliyor. Büyümeye temel kaynaklar ise genellikle şunlar oluyor:
* İhracat artışı
* İnşaat ve altyapı yatırımları
* Savunma sanayii üretimi
* Bankacılık ve finans sektörünün kârları
* Büyük şirketlerin üretim ve satış hacimlerindeki artışlar
Ancak aynı dönemde ücretlerin, emekli maaşlarının ve sabit gelirlerin enflasyon karşısında erimesi durumunda vatandaş büyümeyi cebinde hissedemiyor.
Bir örnek verelim:
Diyelim ki; bir ülkede toplam gelir 100 liradan 102,5 liraya çıktı. İstatistikler yüzde 2,5 büyüme olduğunu söyler. Ama bu 2,5 liralık artışın 2 lirası büyük şirketlere, bankalara ve sermaye sahiplerine giderken çalışanlara sadece 50 kuruş kalırsa, büyüme rakamlarda vardır ama toplumun büyük kesimi bunu yaşamaz.
Nitekim son yıllarda Türkiye’de ücretlerin milli gelirden aldığı pay gerilerken, şirket kârlarının ve sermaye gelirlerinin payı yükseliyor. Bu nedenle ekonomistler sadece “büyüme” rakamına değil, “gelir dağılımına” da bakılması gerektiğini söylüyorlar.
Bir başka önemli nokta da nüfus artışı. Eğer ekonomi yüzde 2,5 büyürken nüfus yaklaşık yüzde 1 civarında artıyorsa, kişi başına düşen büyüme çok daha düşük kalır. Enflasyonun yüksek olduğu bir ortamda ise bu artış günlük hayatta hissedilmeyebilir. Yani bizim büyüme rakamının altında bir oranda da nüfus artış hızımızdaki yavaşlamanın etkisi var.
Bu yüzden vatandaşın aklına şu soru geliyor:
“Ekonomi büyüyorsa neden geçim sıkıntısı artıyor?”
Bunun cevabı çoğu zaman büyümenin niteliğinde ve paylaşımında yatıyor. Büyüme gerçekleşiyor olabilir; ancak bu büyüme ücretlere, emekli gelirlerine ve alım gücüne yeterince yansımıyorsa, toplumun geniş kesimleri için büyüme istatistiklerde kalan bir rakam olmaktan öteye geçemiyor.
Özetle;
“Türkiye büyüdü” ifadesi ile “vatandaş zenginleşti” ifadesi aynı şey değil. Asıl önemli olan, büyümenin ne kadarının çalışanlara, emeklilere, çiftçilere ve küçük esnafa yansıdığıdır. Eğer bu kesimlerin gelirleri enflasyonun üzerinde artmıyorsa, büyüme rakamları ne kadar olumlu görünürse görünsün, insanlar kendi hayatlarında bir iyileşme hissetmezler.
Neticede, Türkiye büyüyor ama, vatandaş bu zenginleşmeden payına düşeni almıyor. Ama, bu zenginleşmeden fazlasıyla payını alanların işleri tıkırında. Onlar “dert üstü murat üstü” yaşamlarını sürdürüyorlar.