“Bırakamadıkların Seni Taşıyor mu, Sürüklüyor mu?”

Yeni yılın ilk sabahında, bahçede karlı zemine ayak izleri bıraktıktan sonra kaleme alıyorum bu yazıyı. Yeni senenin parlak yüzü henüz masada, kar taneleri yere düşerken fiyat artışlarının gölgesi daha görünmedi; o yüzden günün en akılcı eylemi, sessizce düşen karı izlemek bana göre — çünkü henüz hiçbir şey bizden geriye bir şey istemiyor.


Mert Başaran’ın “Bırak” kitabını dinlerken arabada “Concorde sendromu” kelimesi geçti ve takıldım. İngiliz ve Fransızların ortak yaptığı o uçağın hikâyesini bilirdim ama bunun vazgeçememe psikolojisi olarak isimlendirildiğini bu kitapta öğrendim; boşuna demiyorum insanlardan duymadığım gerçekleri kitaplar fısıldadı diye. Concorde’un hikâyesini anlatmayacağım; mesele uçak

değil, bırakamadığımız için çöken hayatlarımız. Araştırdım, tanım net:
“Birey, emek verdiği ilişkiden zarar görse bile, bıraktığı anda geçmiş yatırımlarının boşa gittiğini sandığı için vazgeçemez.”
Hepimiz yılbaşı kutladık. Mutlu fotoğraflar, ışıklar, gülümsemeler… Beş dakika önce tartışıp çam ağacını bir uçtan diğerine fırlatsak bile. Kim bilir kaç mutsuzluk gülümseme filtresiyle gizlendi? Sorun değil; insanız, haklıyız.


Ama dürüst soru şu:
2025’i gerçekten bıraktık mı, yoksa sürüklemeye devam mı ediyoruz?
Concorde sendromu burada yeniden beliriyor: Bırakamadığın şey seni taşımıyorsa, seni sürüklüyordur. Bunu sadece kişilerle sınırlamayalım. Yeni yılın son günlerinde bağlı olduğumuz gruplara iyi dileklerimizi gönderdik. Belki iş yerinde mutsuzsunuz; yıllardır aynı kapının önünde kendi kendinizi kandırıyorsunuz. Her sabah aynı kapıdan giriyorsunuz ama içerideki siz çoktan çıkmış; yine de devam ediyorsunuz — sürükleniş tam burada başlıyor. Yöneticinize “neden böyle” diye sorsanız, “üstten talimat geldi” diyecek; ama mesele talimat değil, vazgeçemeyiş.
Okuduğum kitaplardan bahsediyorum ya, “çok okuyorsun” denebilir belki, ama mesele sayı değil: bazı fikirler insana yaş aldırır. Bu yazının tohumu da Ankara trafiğinde dinlediğim satırlardan çıktı.


Okuduğum kitapta şöyle bir paragrafı not almışım:
“Tarrou’nun defterlerine bakarsak, işi manifaturacılık olan yaşlı astım hastası elli yaşındayken yeterince çalıştığına karar vermişti. Yatağına yatmış ve bir daha da ayağa kalkmamıştı. Astımının ayakta durmasıyla bir ilgisi yoktu. Küçük bir gelirle yetmiş beş yaşına kadar neşe içinde yaşamıştı. Saat görmeye dayanamıyordu ve gerçekten evinde tek bir saat yoktu. ‘Saat dediğin pahalıdır ve aptalcadır,’ diyordu. Zamanı kendisi ölçüyordu; özellikle de günün tek önemli zamanı olan öğle yemeği vaktinin geldiğini, uyandığında başucundaki bezelye dolu iki tencere sayesinde anlıyordu.”


Bu paragrafın yazıda ne işi var diye düşünülebilir ama zihnimde birleştirdiğim nokta şu: karakterin 50 yaşında hayattan vazgeçmesi ve zamanla bağını kesebilme gücü. Elbette bugün 50 yaşında tüm yükleri bırakmak bir lüks; ama mesele bırakmak değil, bırakamadıklarımızın bizi neye dönüştürdüğü. Bir noktada yalnızlık var, evet. Ama insanın en büyük korkusu belki de bu yalnızlığın doğru kararın bedeli olabileceğini kabul etmek.


Bu yazı “tamam, bana kötü gelenlerin hepsini hayatımdan çıkarıyorum, oh be!” romantizmine kaçmıyordur umarım. Asıl mesele, her şeye rağmen kendimizi koruyabilmek ve olayların bize hangi sendromları yarattığını bilmek. Geçmişten vazgeçmek zor; aynı sektörde yeni yılla birlikte yirmi bir yılını geride bırakan biri olarak bunun ağırlığını biliyorum. Dediğim gibi, amaç travmayı inkâr etmek değil; ona teslim olmadan hayatı sürdürmek.
Ekran görüntüsünden not aldığım o cümleyi bırakıyorum buraya:
“Seksen yaşındaki teyzem vefat edince, ‘Dünyayı gördü’ dediler. Annem, ‘Hayatında deniz bile görmemişti,’ deyip ağladı. Bazen böyledir.”
İşte hayat böyle olmadan; mutsuz yüzlerimizi tiyatronun ağlayan-gülen maskeleri gibi mi taşıyacağız — yoksa Demokritos’un kahkahasıyla Herakleitos’un hüznü arasında kendi sesimizi mi bulacağız?

Belki de yıl dediğimiz şey takvimde değil, omuzlarımızdadır.
Bırakamadıklarımızın ağırlığıyla yürüdüğümüz sürece, yeni seneye girmek yalnızca rakam değişimidir.
Gerçek dönüşüm; “vazgeçtim” dediğimiz gün değil, içimizde artık tutacak yer kalmadığında başlar.
Yeni yıl ancak o an kapı arar — ve herkes içeri girmez.