BİR GÜN DEĞİL, 140 YILLIK YARA

Bazı hikayeler vardır; kitaplarda değil, insanların omuzlarında taşınır. 1 Mayıs da öyle bir hikayedir. Bir bayramdan çok, kabuğu tutmuş bir yaranın her yıl yeniden sızlamasıdır. Takvimler 1886’yı gösterdiğinde, Chicago sokaklarında insanlar büyük laflar etmiyordu. Sadece şunu söylüyordu: “Makine değiliz.” Günde 12–14 saat çalıştırılan işçiler hayatı üçe bölmek istiyordu; 8 saat iş, 8 saat dinlenme, 8 saat yaşam. Bu kadar basit, bu kadar insani ve bu kadar yaşanabilirdi. Ama aynı zamanda bu kadar “tehlikeliydi.”

1 Mayıs’ta grev başladı, sokaklar doldu, günler geçti ve tansiyon yükseldi. 4 Mayıs’ta Haymarket Olayı yaşandı. Polis kalabalığı dağıtmak isterken bir bomba patladı. Bombayı kimin attığı hala bilinmiyor. Ama o gün neyin öldüğü çok iyi biliniyor, “adalet.” Fail yoktu ama cezalandırılanlar vardı.
Albert Parsons,
August Spies,
Adolph Fischer,
George Engel.

Kanıt yoktu ama idam edildiler. Çünkü bazen sistem suçluyu bulmaz, örnek yaratır. Ve o gün dünya şunu öğrendi: Bir talebi asabilirsiniz ama bir fikri asamazsınız. Üç yıl sonra İkinci Enternasyonal 1 Mayıs’ı işçi günü ilan etti. Bir bomba bayram ilan etmedi; ama adaletsizlik o günü tarihe kazıdı.

Aradan yıllar geçti. Takvim 1978’i gösterdiğinde bu kez sokaklar değil, bir maden ocağı konuşuyordu. Türkiye’de çekilen Maden filmi, Cüneyt Arkın ve Tarık Akan ile sadece bir hikaye anlatmadı; bir gerçeği yüzümüze vurdu. Sendikasız işçi yalnızdır, güvencesiz işçi yarınsızdır. Filmdeki karanlık sadece yerin altı değildi; ihmalkârlığın, suskunluğun ve “bana dokunmayan yılan” anlayışının rengiydi. Ve insan şunu fark ediyordu, 92 yıl geçmişti ama hikaye aynıydı.

Bugün takvim 2026. Ekranlara düşen rakamlar var; soğuk, sessiz ve duygusuz. Ama o rakamların her biri bir hayat. En az 2.105 işçi… Yani günde en az 6 insan, yaklaşık her 4 saatte bir ölüm. Ve en ağır gerçek, en az 94 çocuk işçi. (2025 İSİG) Bu bir veri değil; yarım kalmış çocuklukların sayısı. Bir yanda insanlar çalışıyor, diğer yanda geçinemiyor; ısınamıyor, beslenemiyor, borçla yaşıyor. Mesele artık “çalışıyor musun?” değil; “çalıştığın halde yaşayabiliyor musun?” sorusu.

Ve…
1 Mayıs’ı kutlamak için meydanlara çıkanlar, çoğu zaman yine aynı gerçekle karşılaşıyor. Polis barikatları, sert müdahaleler, gözaltılar… Kutlanması gereken bir gün, hala bastırılmak istenen bir sese dönüşüyor. Sanki yıllar geçmiş ama refleksler değişmemiş gibi; hak arayan yine karşısında gücü buluyor.

Peki ne değişti?

Binalar yükseldi, teknoloji gelişti, dünya hızlandı. Ama işçinin yükü hafiflemedi; sadece şekil değiştirdi. Eskiden zincir gözle görülüyordu, bugün görünmüyor ama hala boynumuzda. Karl Marx’ın dediği gibi emek tüm değerlerin kaynağıdır; ancak o değeri üretenle o değeri alan hala aynı değil. George Orwell’in sözü hala geçerlidir, çalışanlar üretir, ama çoğu zaman sahip olanlar kazanır. Mustafa Kemal Atatürk’ün uyarısı ise bugün daha sert çarpar, üretmeden yaşamak isteyen toplumlar önce haysiyetini kaybeder.

Peki ne değişmedi?

Aynı cümle, aynı talep, aynı özlem… insanca yaşamak. Ama en tehlikelisi alışmaktır. İnsan yoksulluğa da alışır, adaletsizliğe de, haksızlığa da… Ve alıştığı gün kaybettiğini fark etmez.

Bu hafta 1 Mayıs haftası. Ama kutlanacak bir günden çok, sorulacak bir sorudur.
Biz neyi normal sandık?
Bir çocuğun çalışmasını mı?
Bir işçinin ölmesini mi?
Bir insanın emeğinin karşılığını alamamasını mı?

SONSÖZ MÜ?

Emeğin olmadığı yerde adalet yoktur. Hak yeniyorsa, dayak yeniyorsa, gözaltı oluyorsa bayram değildir.

Emek varsa umut vardır. Utanmayanın gücü, susanın suçudur. Ve bu hikaye hala bitmedi; sen sustukça devam edecek.