Bir Fotoğrafın Ömrü Ne Kadardır?

Bir fotoğrafın ömrü ne kadardır?
Deklanşöre bastığımız o 1/250 saniye mi? Işığın sensöre çarptığı o kısa an mı?
Yoksa o kareyi yıllar sonra tekrar gördüğümüzde içimizde uyanan his mi?
Teknik olarak düşünürsek, bir fotoğraf saniyenin küçük bir parçasıdır. Enstantane zamanı belirler.
Diyafram alanı kontrol eder. ISO ışıkla ilişkimizi düzenler. Her şey ölçülebilir, hesaplanabilir.
Ama mesele şu: Ölçülebilen şey, yaşanan şey midir?
Bir düğün fotoğrafını düşünün. Çekildiği gün herkes heyecanlıdır. O kare, o günün kanıtıdır.
Ama asıl ömrü o gün değildir. On yıl sonra açıldığında, eksilenleri hatırlattığında, büyüyen çocukları gösterdiğinde, artık hayatta olmayan birinin yüzünü tekrar karşımıza getirdiğinde başlar gerçek ömrü.


Demek ki fotoğrafın ömrü zamana bağlı değildir. Hafızaya bağlıdır.
Sosyal medyada paylaşılan bir kareyi düşünelim. Yüzlerce beğeni alır. Yorumlar gelir. Birkaç saat görünür olur. Sonra akışın içinde kaybolur. Teknik olarak vardır. Dijital olarak silinmemiştir. Ama yaşamı bitmiştir. Çünkü hafızaya değmemiştir.
Bir fotoğraf, hafızaya değdiği kadar yaşar.
Bazen de tam tersi olur. Kimsenin görmediği, bir klasörün içinde duran bir kare vardır. Belki kimse beğenmemiştir. Ama o fotoğraf, çeken kişi için bir dönüm noktasıdır. Bir kararın, bir ayrılığın, bir başlangıcın eşiğinde çekilmiştir. İşte o fotoğrafın ömrü uzundur. Çünkü anlamı vardır.


Ömür, görünürlük değildir. Ömür, anlamdır.
Fotoğrafı sadece “anı dondurmak” olarak tanımlamak eksik kalır. Çünkü hiçbir an gerçekten donmaz. Hayat akar. İnsan değişir. Mekân dönüşür. Ama fotoğraf, değişen insanın değişmeyen bir referans noktası olur.
O yüzden fotoğrafın ömrü sabit değildir; insanın iç dünyası kadar uzar ya da kısalır. Bazen bir kare yıllarca hiçbir şey hissettirmez. Sonra bir gün, beklenmedik bir zamanda karşımıza çıkar ve içimizde bir şey çözer. O gün, o fotoğraf yeniden doğar.
Demek ki fotoğrafın tek bir ömrü yoktur. Birden fazla hayatı vardır. Teknik açıdan kusursuz birçok kare görüyoruz. Net, doğru pozlanmış, kompozisyonu yerinde. Ama çoğu birkaç saniye sonra unutuluyor. Çünkü teknik doğruluk, duygusal süreklilik üretmez. Fotoğrafın uzun ömürlü olması için, çeken kişinin o an gerçekten orada olması gerekir. Mekânla, ışıkla ve kendi iç dünyasıyla bir bütünlük kurması gerekir.
Fotoğrafın ömrü, o bütünlük kadar uzundur.
Bir de basılı fotoğraflar var. Duvara asılan, albüme konan, çerçevelenen kareler… Dijital dünyanın hızından kurtulmuş, yavaşlamış görüntüler. Onlara her baktığımızda biraz daha yer ederler.
Bir evin duvarındaki fotoğraf, o evin hafızasına karışır. Orada büyüyen çocuk için sıradanlaşır ama kök olur.
Belki de fotoğrafın en uzun ömrü, sıradanlaştığı zamandır. Çünkü artık gösteri olmaktan çıkmış, hayatın parçası olmuştur.
Peki hiç düşündük mü, bizim ömrümüzle fotoğrafın ömrü arasındaki ilişkiyi? Biz değiştikçe fotoğrafa yüklediğimiz anlam değişir. Gençken başka, olgunlaşınca başka okuruz aynı kareyi. O yüzden fotoğraf sabit değildir; biz değiştikçe o da değişir.


Aslında fotoğrafın ömrü, insanın anlam üretme kapasitesi kadardır. Belki de soru baştan yanlış. “Bir fotoğrafın ömrü ne kadardır?” yerine şunu sormalıyız: Bir insan bir kareye ne kadar hayat verir? Çünkü fotoğraf kendi başına yaşamaz. Ona bakan gözle yaşar. Ona anlam yükleyen kalple büyür. Ona dönen hafızayla derinleşir.
Deklanşöre bastığımız an bir başlangıçtır. Ama asıl mesele o kareyle kurduğumuz ilişkiyi sürdürüp sürdürmediğimizdir. Fotoğrafı sadece üretip paylaşan mı olacağız, yoksa onunla yaşayan mı?
Belki de uzun ömürlü fotoğraf diye bir şey yoktur. Uzun hafızalı insanlar vardır. Ve belki bu yüzden bazı kareler hiç eskimez. Çünkü onları sadece gözümüzle değil, içimizle çekmişizdir.
Fotoğrafın gerçek ömrü, sensörde değil; insanın içinde başlar.