Beş Temel Sorun!

İçine düştüğümüz bu kaos ortamından nasıl çıkabiliriz, bunun için ne yapmamız gerekiyor ? Bildik tanıdık, bu sorunlar üzerine kafa yoran kişilere, aklımızın erdiği kadarıyla sosyal medya siteleri üzerinde bir araştırma yaptık. Tüm bir hafta sonunu bu işe emek harcayarak geçirdik. İnanın içine düştüğümüz durumu açık seçik açıklayan “tek kalemde şunu yaparsanız çözebilirsiniz” diyene rastlamadık.

Ülkemiz gerçekten kelimenin tam anlamıyla zor günlerden geçiyor. Konuya vakıf olanlar çıkış yolunu beş temel sorun üzerine oturtuyorlar. Genel kanı şöyle: Türkiye’nin içinde bulunduğu durum yalnızca bir “ekonomik kriz” le açıklamak mümkün değil. Aynı zamanda bir güven, verimlilik ve gelir dağılımı krizi olarak da görülebilir. Bu nedenle çözüm de tek bir hamleyle değil, birbirini tamamlayan birçok adımla mümkün olabilir.

Bana göre Türkiye’nin bu darboğazdan çıkabilmesi için beş temel alanda ilerleme sağlaması gerekiyor:

Enflasyonun Kalıcı Olarak Düşürülmesi

Yüksek enflasyon, toplumun bütün kesimlerini yoksullaştırıyor. İnsanlar geleceği göremiyor, tasarruf yapamıyor, yatırımcı uzun vadeli plan kuramıyor. Son yıllardaki ekonomi programlarının da temel hedefi enflasyonu düşürmek olarak açıklanıyor. Ancak yaşadığımız yıllık enflasyon oranı yüzden fazla ülkenin toplamından bile fazla. İşte mayıs ayı itibariyle yüzde 32’nin üzerinde bir enflasyonla karşı karşıyayız.

Görülüyor ki; enflasyonun kalıcı biçimde düşmesi için sadece faiz politikası yetmiyor. Tarım, enerji, lojistik ve üretim maliyetlerini düşüren yapısal önlemler de gerekiyor.

Üretim Ekonomisine Geçiş

Türkiye uzun yıllardır tüketim ve inşaat ağırlıklı büyüyor. Oysa kalıcı refahın kaynağı yüksek katma değerli sanayi, teknoloji ve ihracattan geçiyor. Araştırmalar da imalat sanayinin büyüme üzerindeki etkisinin oldukça güçlü olduğunu gösteriyor.

Kısacası; daha fazla fabrika, daha fazla teknoloji yatırımı, daha fazla Ar-Ge ve daha fazla markalaşma olmadan kişi başına gelirde kalıcı sıçrama yaratamayız.

Hukuk ve Kurumlara Güven

Yerli ve yabancı yatırımcılar sadece faiz oranına bakmaz. Hukukun öngörülebilirliğine, kurumların bağımsızlığına ve kuralların istikrarına da bakarlar. Ekonomi tarihinde sermaye, belirsizliği sevmez. Güven arttığında yatırım artar, yatırım arttığında istihdam oluşur. Madem ki, iç finansman ile bir sıçrama gerçekleştiremiyoruz, daha fazla yabancı sermayeye ihtiyaç duyuyoruz bunun gereklerini de yerine getirmemiz gerekiyor.

Eğitim ve İnsan Sermayesi

Bugünün dünyasında zenginlik petrol veya doğal gazdan çok bilgiyle üretiliyor. Türkiye’nin genç nüfusu büyük bir avantaj. Ancak eğitim sistemi ile iş gücü piyasası arasındaki kopukluk giderilmezse bu avantaj kaybedilebilir. Resmî reform programlarında da beceri dönüşümü ve insan sermayesinin güçlendirilmesi öncelikler arasında yer alıyor. Bunun içinde çağdaş, vakıflara, derneklere ve cemaatlere bırakılmamış bir eğitim sistemini süratle hayat geçirmeliyiz. Ama biz hala, kız erkek birlikte okumasın, kız çocukları belli bir eğitimden sonra evinin kadını olsun mantığındayız.

Gelir Dağılımının Düzeltilmesi

Daha önceki yazılarımızda dikkat çektiğiniz nokta aslında burada düğümleniyor. “Ekonomi büyüyor deniyor ama vatandaş bunu hissetmiyor.” Bunun nedeni büyümenin meyvelerinin toplumun tamamına eşit dağılmaması temel etkenlerin başında geliyor. Büyüme rakamları artarken ücretlerin enflasyon karşısında gerilemesi, konut ve kira fiyatlarının gelirlerden daha hızlı yükselmesi durumunda vatandaş daha da yoksullaşıyor. Bu nedenle yalnızca büyüme değil, adil paylaşım da önemlidir.

Özetle;

Türkiye’nin önünde iki yol var:
- Kısa vadeli çözümlerle günü kurtarmaya çalışmak,
- Ya da üretim, eğitim, hukuk ve verimlilik eksenli uzun vadeli dönüşüme yönelmek.

İkinci yol daha zor ve daha yavaş sonuç verir. Ancak kalıcı refahın başka bir yolu da görünmüyor. Ancak bizi yönetenlerin, muhalefetteki siyasi partilerin dayattığı bir gündemle havanda su dövmeye devam ediyoruz. Böyle mi çağdaş ülkeler düzeyine ulaşacağız. Dünya, bilim ve teknolojide adeta uçarken biz günü kurtarma derdindeyiz.

Asıl sorunumuz “Türkiye krizden nasıl çıkar?” değil, “Çıkarsa bunun meyvesini vatandaş ne zaman görecek?” olmalıdır. Bugün toplumun önemli bir kısmının zihnini meşgul eden temel mesele de tam olarak budur. Ekonomik büyüme ancak sofraya, ücretlere ve yaşam kalitesine yansıdığı ölçüde anlam kazanır.