Aynadaki Hoşgörü

Sevgili okur,
Bu satırları yazarken Antalya Havalimanı’ndayım. Mekanik otomasyonunu üstlendiğimiz Aksu Devlet Hastanesi’nin dönüş yolundayım ve akşamı burada karşılıyorum. Elim, havalimanında herkes gibi telefona gitti. Tam sol yanımda, tekerlekli sandalyede oturan yetmişli yaşlarında bir hanımefendi vardı; ellerini üst üste koymuş, o da kendi dünyasından kargaşayı izliyordu bana göre.

Evet, telefonuma baktığımda tiyatronun duayeni, “şekerim” diye anılan Haldun Dormen’in vefat haberini öğrendim. İçim burkuldu. “Beyefendilik nasıl da siliniyor?” diye düşünürken, hemen ardından bir saldırı haberi düştü ekrana: Gündüz vakti, kalaşnikofla üç kişinin birini taradığı yazıyordu. “Nasıl olur?” diye diye kaldım. Bir yanda beyefendiliğin sembolü bir isim bu dünyadan göçüyor, diğer yanda aklın almayacağı olaylar yaşanıyor. Eskiden bayramlarda bir şeker olurdu; yedikten sonra ağzında hafif bir acılık kalırdı ya, işte tam da öyle bir his duyumsadım o an.

Sabah uçakta Seneca’nın Hoşgörü Üzerine / Ruh Dinginliği Üzerine kitabını yanıma almıştım. İlk sayfalarda bir paragraf çok dikkatimi çekti; fotoğrafını çektim, “bir yerde kullanırım” diye. Meğer bu yazının tam ortasında kendine yer bulacakmış:
“Nero Caesar, bir bakıma ayna görevi görmek ve böylece tüm zevklerin en büyüğüne ulaşacağını sana göstermek için hoşgörü üzerine yazmaya karar verdim.”

Seneca bu satırları, hoşgörü iklimine çekmeye niyetlendiği dönemin kralı Nero Caesar için yazıyor. Beş yıl ülkeyi danışanları dinlemesiyle iyi yöneten Nero, beş yılın sonunda yazılana göre görülmemiş bir gaddarlığa savruluyor. Aslında kendine dönük aynalarda bile gerçeği değil, yalanı seçiyor.

Bir sohbette aynalar konusunu o kadar işlemiştik ki, burada sayfalarca yazabilirim. O yüzden aynalardan hoşgörüye gelmek istiyorum. Hoşgörüsüzlüğü ve nezaketsizliği süper gücü gibi kullananlar var. Nezaket, onların dünyasında bazen bir çöp bidonuna dönüşüyor; sadece kötüyü değil, iyi olanı da oraya boşaltıyorlar. Hoşgörü ve nezaket, o merdivenlerden süzülüp evlerine giremiyor. Cem Yılmaz son gösterilerinden birinde, “Ne yani, milleti güldüreceğim diye sokağa inip bıçaklanayım mı?” diyordu. Gerçeklik payı var mı? Var. “Ben gülmedim” diye insan öldürebilecek bir potansiyel, maalesef hayli yaygın.
Yuval Noah Harari, 21. Yüzyıl İçin 21 Ders’te toplumların gideceği yönü ve insanın buna nasıl hazırlanması gerektiğini uzun uzun anlatır. Şiddet, bugün sadece yerel değil, küresel bir sorun. Bu sorun karar vericilerin potansiyeliyle ve yönetim tarzıyla paralel. Burada amacım Platon’un “filozoflar yönetimde söz sahibi olmalı” görüşünün içine girip boğulmak değil; Harari’nin işaret ettiği gerçeklik şu: Kendini insanca geliştiremeyen toplumlarda bu kaçınılmazdır. Arşivlerden eski Türkiye röportajları çıkar ya bazen; “Ne kadar kibar, ne kadar nazikmiş insanlar” diye hayıflanırız. İşte tam olarak o duygu.

Peki, bu saatten sonra bu toplumlarda hoşgörü düzelir mi? Elbette düzelir. Ama gerçekçi bir kanaatle söylemek gerekirse, bozulmanın iki katı bir zaman, kahırla geçmeden bu dönüşüm kolay olmaz. Antropoloji bize bunun şifrelerini sunar; Platon’un kimilerine ağır gelen söylemi ise bu şifrelerin toplumda önce karar vericilerden başlaması gerektiğini fısıldar.