Birçoğumuzun hayatında görünmeyen ama sürekli devam eden bir mücadele vardır: Anlaşılmak.
Kimi eşinden anlaşılmayı bekler. Kimi dostundan. Kimi anne babasından, kimi çocuğundan. Bazen bir kalabalığın içinde saatlerce konuşuruz ama yine de kimsenin bizi anlamadığını düşünürüz. İçimizden sessizce şu cümle geçer:
“Beni neden kimse anlamıyor?”
Aslında belki de sormamız gereken soru biraz farklıdır:
“Ben kimi anlamaya çalışıyorum?”
Çünkü hayatın en ilginç çelişkilerinden biri şudur; herkes anlaşılmak ister ama çok az insan anlamak için gerçekten çaba gösterir.
Bir insanı anlamak, onun cümlelerini duymak değildir sadece. Bazen sustuğu yerde ne hissettiğini fark etmektir. Bazen öfkesinin altında duran korkuyu görebilmektir. Bazen sert görünen tavrının ardındaki kırgınlığı hissedebilmektir.
Çünkü insanlar çoğu zaman kendilerini oldukları gibi göstermezler. Gösterdikleri şey çoğu zaman yaşadıkları yaraların üzerine örttükleri bir örtüdür.
Bir fotoğraf çekerken de böyledir.
Objektifin karşısındaki insanı tanımadan onun gerçek hikâyesini anlatamazsınız. Yüzünü görürsünüz ama ruhunu göremezsiniz. Gözlerini çekersiniz ama bakışlarını kaçırırsınız.
İnsan ilişkileri de biraz buna benzer.
Karşımızdakinin geçmişini, korkularını, beklentilerini, hassas noktalarını bilmeden ondan bizi anlamasını bekliyoruz. Onun dünyasına hiç uğramadan kendi dünyamıza davet ediyoruz.
Oysa anlayış tek yönlü bir yol değildir.
Karşılıklı yürünmesi gereken bir köprüdür.
Bugün birçok evlilikte yaşanan sorunların temelinde bu vardır. İnsanlar aynı evde yaşarlar ama birbirlerinin dünyalarına misafir olmazlar. Aynı masada otururlar ama birbirlerinin hikâyelerini dinlemezler. Aynı yatağa baş koyarlar ama aynı duyguyu paylaşamazlar.
Dostluklarda da böyledir.
Bir arkadaşımızın bizi anlamasını isteriz ama onun hangi yüklerle mücadele ettiğini çoğu zaman bilmeyiz. Bir telefonun ucunda duyduğumuz yorgun sesin arkasındaki hikâyeyi merak etmeyiz.
Sonra da ilişkiler neden yorucu oldu diye düşünürüz.
Belki de yorulmuyoruz.
Belki sadece birbirimizi yeterince tanımıyoruz.
Çünkü tanımadığımız insanı anlayamayız.
Anlayamadığımız insandan da bizi anlamasını bekleyemeyiz.
Psikolojinin en temel gerçeklerinden biri şudur: İnsan, anlaşıldığını hissettiği yerde savunmalarını indirir. Kendini güvende hisseder. Daha az öfkelenir. Daha az kırılır. Daha az yorulur.
Bu yüzden güçlü ilişkilerin sırrı haklı olmak değildir.
Anlamak istemektir.
Karşımızdaki insanın yerine geçebilmek, onun gözlerinden hayata birkaç dakika bakabilmektir.
Belki de hayatımızdaki birçok kırgınlık, birçok yanlış anlaşılma ve birçok yalnızlık hissi tam burada başlıyor.
Dinlemeden cevap verdiğimizde.
Tanımadan yargıladığımızda.
Anlamadan anlaşılmak istediğimizde.
Oysa bazen bir insanı değiştiren şey uzun konuşmalar değildir.
Gerçekten dinlenmiş olmaktır.
Belki bugün kendimize şu soruyu sorabiliriz:
Hayatımda benden anlayış bekleyen kaç kişi var?
Ve ben onların kaçını gerçekten tanıyorum?
Çünkü insan ilişkilerinde en büyük mucize, kendimizi anlatmayı başardığımız gün değil; karşımızdakini anlamaya başladığımız gün gerçekleşir.
Anlaşılmak güzel bir duygudur.
Ama anlamak...
İnsanı insan yapan şeydir.