ALMODÓVAR’IN ‘SON RÜYA’SI KÂBUS MU YOKSA?

Pedro Almodóvar'la tanışıklığım bir sinema seyircisinin hayranlığından çok, hayatın beni sürüklediği ilginç bir dönemin hatırası olarak kaldı. Nasıl olmasın ki? 2000'li yılların başında, hayatımın film ve televizyon dizileri ithal ettiğim döneminde gözümü onun "Konuş Onunla" filmiyle açtım.

O yıllarda Cannes başta olmak üzere uluslararası film festivalleri ve marketlerinde dolaşıyor, İspanyol ve Arjantin yapımı dizilerin lisans haklarını alıp Türkiye'deki televizyon kanallarına pazarlıyordum. Ticari olarak karşılığı olmayacağını bile bile, film seyircisinin seçki çıtasını biraz daha yukarı çekebilmek adına Almodóvar'ın niş sayılabilecek sanat filmlerini Türkiye'ye getirdik. Hollywood filmlerinin hâkimiyetindeki piyasada yaptığımız iş biraz çılgınlıktı ama sonuçta altın vuruşa dönüştü. Başka bir ifadeyle, "değişik adam" Almodóvar'ı Türkiye ile tanıştıranlardan biri olduk.

1949 doğumlu İspanyol yönetmen, ilk uzun metrajı "Pepi, Luci, Bom y otras chicas del montón" ile dikkat çekmiş, 1988'de çektiği "Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar" ile artık özgün ve dahi bir yönetmen olarak kabul edilmişti. Sonrasında gelen "Annem Hakkında Her Şey", "Konuş Onunla", "Dönüş", "İçinde Yaşadığım Deri" ve "Julieta" gibi filmlerle çağımızın en önemli sinemacılarından biri haline geldi.

Güçlü renkler, teatral dekorlar, kadın karakterlerin merkezde olduğu hikâyeler, feminizm, melodram ve karmaşık anlatı yapıları onun sinemasının değişmez unsurlarıydı. Tıpkı Woody Allen gibi seyircisini her zaman "Acaba şimdi ne yapacak?" merakı içinde tutmayı başardı. Pedro giderek dünya çapında bir üne kavuşurken ben başka bir tutkunun peşine, Havana purolarının dumanlı dünyasına doğru yelken açtım. Ancak geriye "Almodóvar meraklısı" olmak yadigâr kaldı. Yirmi birinci yüzyılda hemen her sanatsal etkinliğe ve filme birlikte gittiğimiz rahmetli Hıncal Uluç bu merakımla sık sık dalga geçerdi. Özellikle Başka Sinema çizgisindeki filmleri çok sevmezdi. Almodóvar söz konusu olduğunda ise bana dönüp şakayla karışık, "Neden bana bu Almodóvar eziyetini çektiriyorsun Ekselans?" diye çıkışırdı. Buna rağmen ben her yeni filminde kendimi yine salonun karanlığında bulurdum.

Günlerden bir gün Hıncal abinin doğum günü olan 1 Kasım'da, yine fırça yemeyi göze alarak Almodóvar'ın son filmi "Yandaki Oda"nın karşısına oturduk. Usta yönetmen bu kez bizi Julianne Moore'un canlandırdığı Ingrid ile birlikte yandaki odaya sokuyor ve yıllardır görüşmeyen iki yakın arkadaşın yeniden kesişen hayatları üzerinden ölüm, dostluk ve ötenazi üzerine düşündürüyor. Martha karakteriyle Tilda Swinton, Ingrid karakteriyle Julianne Moore öylesine etkileyici performanslar ortaya koyuyorlar ki, ortaya sadece bir film değil, görsel bir şölen çıkıyor.

Diyalogların her biri aforizma tadında, her kare sürrealist bir tablo gibi. Almodóvar filmleri genellikle insanı eve bir mesajla gönderir. "Yandaki Oda" beni, Zincirlikuyu Mezarlığı'nın girişindeki meşhur "Her fani bir gün ölümü tadacaktır" cümlesinin Almodóvar yorumuyla baş başa bıraktı. Ne var ki yönetmen bunu öyle katmanlı anlatıyor ki filmibitirdiğinizde anladığınızı sanıyor, eve dönünce yeniden düşünmeye başlıyorsunuz.Şimdi ise karşıma Almodóvar'ın ilk öykü kitabı "Son Rüya" çıktı. Kitabı okurken ister istemez şu soru takıldı aklıma: Bu bir rüya mı, yoksa bir kâbus mu? Almodóvar kitabın girişinde annesinden öğrendiği çok önemli bir dersten söz ediyor: "Kurgu ile gerçeklik arasındaki farkı ve gerçekliğin, hayatı kolaylaştırmak için kurguyla tamamlanmaya nasıl ihtiyaç duyduğunu..." Aslında bu cümle yalnızca kitabın değil, bütün Almodóvar sinemasının da anahtarı gibi duruyor.

"Son Rüya" bir otobiyografi değil ama otobiyografiden kaçarken yazılmış bir kitap. 1960'lardan bugüne uzanan on iki farklı metin, anılarla kurmacayı, itiraflarla parodiyi, gotik unsurlarla komediyi iç içe geçiriyor. Bir yanda annesinin ölümüyle hesaplaşan bir oğul var, diğer yanda pişmanlık duyan bir vampir. Bir hikâyede Mesih ile Barabbas arasında sıra dışı bir aşk filizlenirken, başka birinde "Uyuyan Güzel" masalı tekinsiz bir biçimde yeniden yazılıyor. Hatta Benjamin Button'ı hatırlatan, yaşamı tersten akan karakterler çıkıyor karşımıza.Bazı öyküler hiç çekilmemiş Almodóvar filmleri gibi.

Bazıları ise kameranın bile yakalamakta zorlanacağı kadar çıplak, kırılgan ve çılgın. Kitabı okurken bir kez daha fark ettim ki Almodóvar aslında hiçbir zaman yalnızca hikâye anlatmadı. O, hayal gücünün çalışma biçimini anlattı. Gerçeklikle kurgu arasındaki geçirgen sınırı, insanın kendine anlattığı hikâyelerle nasıl yaşadığını gösterdi.Bu yüzden "Son Rüya"nın bir rüya mı yoksa kâbus mu olduğuna karar vermek zor. Belki de ikisi birden. Belki de hiçbirisi. Daha doğrusu, Almodóvar'ın zihninde yıllardır birlikte yaşayan rüyalarla kâbusların ortak günlüğü. Onu okurken ya da filmlerini izlerken insan ister istemez kendi hayatına dönüp bakıyor. Büyük sanatın yaptığı da zaten bu değil mi? Sorulara cevap vermek değil, insanı kendi cevaplarını aramaya zorlamak.Rahmetli Hıncal abi bugün yanımda olsaydı muhtemelen yine aynı soruyu sorardı:"Yine mi Almodóvar Ekselans?" Evet, yine Almodóvar. Çünkü bazı yönetmenler film çekmez; insanın zihnine yerleşir. Ve bazı rüyalar vardır ki, insanın peşini ömür boyu bırakmaz.