ALGININ ALGISI

İstanbul’un kalbinde, Levent gibi finans ve diplomasi açısından kritik bir noktada bulunan İsrail Başkonsolosluğu etrafında yaşananlar, ilk bakışta görünenin çok ötesinde bir tabloyu işaret ediyor.

Yüzeyde oluşan algı net, bir konsolosluk hedef alındı. Ancak detaylara inildikçe bu anlatı çatlamaya başlıyor. Çünkü söz konusu nokta, sıradan bir hedef değil. İsrail Başkonsolosluğu, 2,5 aydır fiilen kapalı ve diplomatik faaliyet yürütmüyor; üstelik Yapı Kredi Plaza’nın içinde, kontrollü giriş sistemine sahip bir ofis alanında bulunuyor. Katlara erişim güvenlik kartlarıyla sağlanıyor ve bu tür bir yere rastgele seçilmiş, hazırlıksız ya da profesyonel olmayan bireylerin doğrudan ulaşabilmesi neredeyse imkansız.

Bu yüzden asıl soru daha baştan yön değiştiriyor…

Hedef gerçekten orası mıydı?

Sahadaki veriler bu soruya net bir yön veriyor. Olayın doğrudan bina içine değil, çevrede güvenlik önlemi alan polis ekiplerine yönelmesi; iki polisin yaralanması, saldırganlardan birinin etkisiz hale getirilmesi ve diğerlerinin yakalanması… Tüm bunlar, hedefin bir bina değil, o binanın etrafında kurulmuş “güvenlik görüntüsü” olduğunu düşündürüyor. Yani beton değil, algı hedef alınmış olabilir.

Saldırgan profili ise bu tabloyu daha da derinleştiriyor. Bir yanda radikal bağlantı iddiaları, diğer yanda uyuşturucu geçmişi olan bir isim… Bu tür bir profil, klasik anlamda disiplinli bir örgüt yapısını değil; yönlendirilmeye açık, kırılgan ve kolay manipüle edilebilir bireyleri işaret eder. Üçüncü kişi hakkındaki belirsizlik ise tabloya bilinçli bir eksiklik hissi katıyor sanki hikayenin bir parçası özellikle görünmez bırakılmış gibi.

Zamanlama da aynı şekilde okunmalı. Gün ortası… En yoğun saatler… Bu bir tesadüf değildir. Çünkü kalabalık, sadece kalabalık değildir; aynı zamanda korkunun en hızlı yayıldığı zemindir. Bu tür eylemlerde asıl etki, hedefte değil; hedefin etrafında oluşan dalgada ölçülür.

Tam da bu noktada, olayın doğası değişir.
Bu artık sadece bir saldırı değil, bir senaryo ihtimalidir.

Literatürde “sahte bayrak” olarak bilinen yöntem, tam olarak bu tür çelişkilerde ortaya çıkar. Bu modelde eylemi gerçekleştirenler ile eylemin gerçek amacı arasında doğrudan bir bağ kurulamaz. Kullanılan aktörler çoğu zaman iz bırakır, ama izler bir merkeze değil, dağınık noktalara çıkar. Çünkü amaç, gerçeği göstermek değil; belirli bir gerçeğin konuşulmasını sağlamaktır.

Profesyonel bir operasyon, hedefini bulur ve iz bırakmaz.
Amatör bir girişim, iz bırakır ama hedefini bulamaz.

Peki ya hem iz bırakan hem de hedefi ıskalayan eylemler?

Bu ihtimalde amaç; vurmak değil, göstermek…
Etkisiz hale getirmek değil, görünür kılmak…
Sonuç almak değil, tepki üretmektir.

Bu yüzden sorulması gereken soru değişir.
“Kim yaptı?” değil,
“Bu sahne kimin işine yarıyor?”

Çünkü bazı olaylar vardır; failiyle değil, sonucu kimin kullandığıyla anlaşılır.

Ve en tehlikelisi…
Gerçek, çoğu zaman saklanmaz…
Onun yerine, başka bir şeyin içinde anlatılır.