ADALETİN EN “İÇSEL” YALNIZLIĞI

Davacı CHP, davalı CHP, şahit ve itirafçı CHP…

Bir ülkenin siyasi tarihinde bazen öyle anlar olur ki, insan okuduğuna değil, gördüğüne şaşırır. Çünkü normalde mahkeme salonlarında karşı karşıya gelmesi gereken taraflar bellidir. İddia makamı başka yerde durur, savunma başka yerde; tanık ise hakikatin tam ortasında.

Ama bugün ortaya çıkan tablo, siyasetin artık rakibiyle değil, kendi aynasıyla kavga ettiğini gösteriyor. Ankara’nın soğuk adliye koridorlarında garip bir sessizlik dolaşıyor. Aynı kurultay salonlarında omuz omuza fotoğraf verenler, bugün birbirine karşı ifade veriyor. Dün aynı sloganı atanlar, bugün aynı dosyanın farklı sayfalarında birbirini suçluyor. Bir zamanlar “yol arkadaşım” denilen insanlar artık mahkeme tutanaklarında soğuk birer “karşı taraf” olarak geçiyor.

Bir yapı, kendi içindeki güveni kaybetmişse, topluma nasıl güven verecek?

Çünkü siyaset yalnızca seçim kazanma sanatı değildir. Siyaset, insanların yarına dair korkusunu azaltma sorumluluğudur. Pazardaki annenin file hesabıdır siyaset; iş bulamayan gencin geceleri tavana bakarak kurduğu kaygıdır, emeklinin ay sonunu getiremediği için sessizce kısmaya çalıştığı hayatıdır. Memleket bu kadar ağır ekonomik ve toplumsal yüklerin altında ezilirken, ana muhalefetin enerjisini adliye koridorlarında tüketmesi, halkın vicdanında büyük bir kırılma yaratıyor. Çünkü insanlar artık kavga değil, somut bir çözüm görmek istiyor.

Bir partinin kendi içinde mahkeme kurması, aslında sadece hukuki değil, psikolojik bir dağılmanın da işaretidir. Güven duygusu parçalandığında, herkes birbirinden şüphe etmeye başlar. Dün alkışlanan isimler bugün “itirafçı”, dün aynı masada oturanlar bugün “tanık” olur.

İnsan bazen en ağır darbeyi düşmanından değil, bir zamanlar yanında yürüyenlerden alır. Ortaya çıkan manzara artık siyasi rekabet değil, kendi kendini tüketen bir güç savaşına dönüşüyor.

Davayı kendi açıyorlar, savunmayı kendileri yapıyor, delili yine kendileri üretiyorlar. Yetmiyor, tanıklığı da içeriden kendileri veriyor. Muhalefet dışa bağımlılığı gerçekten bitirmiş durumda. Tam anlamıyla kendi kendine yeten, kendi içine kapalı bir “adli ekosistem.” Fakat adalet kavramı tam da bu sığ döngünün içinde en büyük, en hüzünlü yalnızlığını yaşıyor. Çünkü hukuku birbirini tasfiye etmek için bir kılıç gibi kullananlar, aslında o kılıçla kendi geleceklerine olan inancı kestiklerini fark etmiyorlar.

Ama dışarıda bambaşka, çok daha gerçek bir Türkiye var. Markette etiket değiştiren çalışan, kirayı nasıl ödeyeceğini düşünen aileler, üniversite okuyup geleceğinden korkan gençler ve sabah işe gidip akşam hayattan biraz daha yorulmuş dönen milyonlar…

Millet geçim derdindeyken, siyasetin kendi içine kapanıp kendi kalesine gol atması, toplumun siyasete olan inancını biraz daha aşındırıyor. Çünkü halkın gözünde gerçek meşruiyet, mahkeme dosyalarının soğuk sayfalarında değil, meydanlarda kurulan o sarsılmaz güven duygusunda yazılır.

“Kendi içinde bölünmüş bir ev ayakta kalamaz” demişti Abraham Lincoln.

Haklıydı. Çünkü içten çatlayan yapılar, dışarıdan gelen darbelerle değil, kendi iç boşluklarının ağırlığı altında çökerler. Bugün yaşanan tam da budur. Siyaset, topluma umut veremediği, dışarıdaki fırtınaya göğüs geremediği anda kendi içine döner ve kendi kendini yemeye başlar. Kurumlar birbirini tükettiğinde ise, geriye yalnızca yorgun bir toplum ve büyüyen bir güvensizlik kalır.

Bu ülkede insanlar artık siyasi tartışmaları umutla değil, yorgun ve hırpalanmış bir ironiyle izliyor. Çünkü kimse “kim haklı” sorusunun peşinde değil artık. İnsanlar sadece, “Bu ülkenin gerçek sorunlarıyla, bizim hayatımızla kim ilgilenecek?” diye bakıyor. Ve ne yazık ki cevap hala adliye koridorlarından gelmiyor. Kendi içinde mahkeme kuran bir siyaset, milletin gönlünde asla hüküm kuramaz; ancak kendi tasfiye kararını imzalar.

SONSÖZ

Siyaset, toplumun dertlerine ayna tutmak yerine, kendi içindeki aynalarla kavga etmeye başladığı an meşruiyetini adliye koridorlarında düşürür. Halk, mutfağındaki yangına itfaiye beklerken; itfaiyecilerin hortumu kimin tutacağı kavgasıyla birbirini mahkemeye vermesini ne affeder ne de unutur. Adaletin en içsel yalnızlığı, işte o koridorlarda harcanan umutların çaresizliğidir. Kendi evini adliyeye taşıyanlar, o evden bir daha asla bir iktidar çıkaramazlar.