Ne güzeldi zamanı kendimize uydurduğumuz günler. “Gerisinde kalmayalım…” diye zamana uymaya başlayınca zamanımız daraldı.

“Rahat yaşamak istiyorsan sürüde kal” buyurmaz olaydı Nietzsche’nin Zerdüşt’ü.. Tüfek icat oldu mertlik bozuldu gibisinden, “Zamanın Ruhu” ile uyuşmaya başladığımızda sigortalar attı. Tuz ruhu değil ki bu zamanın ruhu. Kendine uyduruyor, hemen kendi kurallarını dayatıyor insana.  Camus, Sartre vb. yol fenerlerini kapatıp, “Sen sen ol ruhunu zamana teslim etme” öğütlerine kulak asmayınca yol ayrımından sağa dönmüş buluyor kendini kişi. “Kişi”lik yerini “Uyumlu Vatandaş”lığa bıraktığında akıntı çağanozu gibi kapılıp gidiyorsun girdaba. Konuyu açabilmek, şekilsel zaman yakalamalarını örneklemek için lise yıllarına zamanda yolculuk yapalım. Kırılma noktası 60’lı yıllardan betonun kalitesini kontrol için yapıldığı gibi karot alalım. Son yazımda,  dopdolu yaşadığım geçen yüzyılın; Bütün gayretine rağmen beni Amerikanlaştırmayı başaramadığını yazmıştım. 

https://sonsoz.com.tr/bir-turlu-amerikanlastiramadilar-beni/ Oradan saralım filmi.. Liverpool’da dört genç böcek/Beatles dar paça pantolon ince yaka kısa ceketle “Let it be” demeye başlayınca… Amerikan askerine öykünme “crew cut” tepsi kafa düz tıraşlarımız John Lennon vari tepe tasına dönüştü. Sonradan Mimari’de kanıma giren “form follows function/ şekil fonksiyonu izler” kuralının istem dışı etkisiyle pehlivan sertliğim yerini nerdeyse çiçek çocuğu ruh haline bırakıyordu. Futbolcu Camus “saçmanın ayırdına vardıysa” edebiyat delikanlıyı bozmaz…düşüncesi ağır basmaya başladı. Divan Edebiyatından cart diye zıplayıp, Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir  ikilisiyle Cafe de Flore’de muhabbete oturdum. Onlarda boş durmadılar tabii…Karl Marks’ın “Komünist Manifestosu’nu elime sıkıştırıverdiler. 1960’da siyasi zamanlama yapınca ortaya çıkan manzara kafa karıştırıcıydı;  Amerika yıllarca eşzamanlı bağrına basarak palazlandırdığı Küba’da Batista’yı, bizde Adnan Menderes’i tek kalemde devrimcilere ve askeri müdahaleye sattı. Vietnam batağında iyice çirkinleşti Amerika. Üstelik Küba Füze krizinde bizde ki nükleer başlıklı füze rampalarını pazarlıkla Ruslarla karşılıklı sökünce Amerika’nın müttefik olma defteri açılmamak üzere kapandı. Totaliter devlet Anayasamızın 141-142.maddelerinin saldığı dehşet ve korkuya karşın özgürlükçü hava solumuş, bağımsızlık tadına alışmış, Mustafa Kemal’in emanet ettiği vatanını seven, kültürel donanımını tamamlamış delikanlının komünist olmaktan başka seçeneği yoktu.  Rol modelimiz Fidel Castro ve Che Guaevera gerilla devrimini Türkiye’de uygulamaya yönlendirilen gençlik başkaldırısı şehir ve daha sonra kır gerillası kadük girişimleri kıskacında totaliter devlet sisteminin değirmeninde öğütüldü.  Küba modelinin tersine halkıyla bütünleşemeyen devrimcilerin, değirmenlere saldıran Don Kişot’a dönen genç fidanları canlarını verdiler. Avrupa’nın süper komünist gücü Sovyetler Birliği, Perestroyka, Glasnost derken iskambilden kale gibi un ufak olunca sola manyetik çekim yapmakta olan pusulamız şaştı. İçerisinden lider çıkaramadığı, havaya kalkmış sol yumrukları uğruna savaştıkları halklarına ulaşamadan boşta kaldığından zamanın ruhunu kontrol etmeyi, gündemi belirlemeyi elden kaçırdı 68 kuşağı. Biz siyaset el kitabımızı kaybedince meydan “kitab-ı mukaddes” cilere kaldı. Günün sonunda geçmiş zaman kişisel hesabıma baktığımda eksi bakiye vermediğini görmek sevindirici ama ilk gençlik yıllarının hesapsız hesabının senyör çarşı pazar yıllarına pek uymadığı da kesin. Yapacak bir şey yok bir daha ki sefere…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz