Aslında bu makalem bir önceki “Üretmeyi Bilmek” adlı makalemin devamı niteliğinde olacak, üretmeyi bilmeniz her ne kadar gerek şart olsa dahi üretebilmek için yeter şart değildir. Herhangi bir mal ya da hizmeti üretebilmeniz için başka şartlarda gerekir.

Bu şartların en başında da üreteceğiniz mal ve hizmete yönelik bir talep olması gelir. Misal, yaylı at arabası üretmeyi çok iyi bilseniz de bugünkü ekonomik koşullarda üretmeniz mantıklı değildir, çünkü bu yönde bir talep hemen hemen hiç kalmamıştır. Oysa bundan hepi topu yüz yıl kadar önce bu yaylı at arabaları lüks ve refahın simgesiydi, büyük talep vardı ve böyle bir araba üretmeyi başaran çok ciddi bir kazanç sağlayabiliyordu. Bir başka misal de buharlı lokomotif, bu aracı üretmeyi çok iyi bilseniz dahi artık bu konuda bir talep olmadığı için üretmenin hiç bir anlamı yoktur, oysa daha 1800’lerde buharlı lokomotifler küresel ölçekte stratejik bir imalat kalemiydi.

Üretebilmenin çok önemli bir koşulunun talep olduğu konusunda herhalde hem fikir olmuşuzdur.

Elbette bir şey üretmenin temel amacı üretilen mal ve hizmetin yaratacağı ekonomik katma değerin ve manevi tatminin önemli bir kısmını elde edebilmektir. Üretim yapılacak toplumsal yapı üreticinin maddi manevi hakkını yeterince korumuyorsa elbette hiç kimse üretmeye heves etmeyecek, üretmeyi bilse dahi zahmet ve fedakarlığa katlanmayacak, riske girmeyecek üretmekten vazgeçecektir. Bu noktada hukuk devleti olabilmenin önemi ortaya çıkıyor, üreticiyi koruyacak hukuki düzeniniz iyi çalışmıyorsa orada hiç kimse üretim yapmaz. Örneğin telif ve patent korumasının mükemmel işlemediği bir toplumsal yapıda kimse ciddi bir üretim yapmak istemez. Kim tasarladığı bir tekstil ürününün merdiven altı korsan imalathanelerde kopya edilmesine katlanmak ister ki? Kim alacağı için gittiği mahkemede yıllarca sürünüp, yüksek enflasyon oranında alacağının pula dönüşmesini seyretmekten mutlu olur? Üretebilmenin ikinci önemli şartı üretici için güvenilir bir ortam sağlayan, üreticinin hakkını hukukunu koruyan, adaleti temin eden bir hukuk devletinin bulunmasıdır.

Siyasi sistemin üreticiyi desteklemesi de üçüncü şarttır. Öngörülebilir bir siyasi istikrar üreticiler için vazgeçilmezdir. Siyasi iktidarların vergi politikaları ve üretilen mal ya da hizmet sonucunda yaratılacak katma değerin ne kadarına devletin vergi olarak el koyacağı da önemli bir şarttır. Üretmeyi bilen biri ürettiği katma değerin etlice bir kısmına devletin vergi olarak el koyup kendi siyaseti doğrultusunda harcamasına katlanmak istemez. Makul ve mantıklı olmayan vergi hadlerinin söz konusu olduğu toplumlarda, üretmeyi bilenler ya üretmekten vazgeçer yahut da üretebilmek için daha elverişli topraklara göçerler ki biz buna beyin ve sermaye göçü diyoruz.

Üretmeyi bilenlerin önem verdiği bir başka husus da siyasetin uyguladığı bürokratik prosedürler ve bu prosedürleri yapmak ya da yapmamak için talep edebileceği yasal ve yasa dışı ödemelerdir. Rüşvet ve yolsuzluğun yaygın olduğu toplumlarda üretim yapmak zordur, kimse böyle bir toplumda üretim yaparak maceraya atılmak, riske girmek istemez. Siyasetin yasal prosedürlerinin ucuzluğu, azlığı, basitliği ve şeffaflığı da üretim için çok ama çok önemlidir.

Üretmenin getirdiği hukuki riskleri kontrol edebilmek de çok önemli bir şarttır. Bizim gibi toplumlar şirketleşmeyi ve sermaye ile kısıtlı risk alarak üretime katkıda bulunma ilkesini pek önemsemez. Oysa bir işin ya da üretimin riski koyulan sermaye ile sınırlı olmayıp üreticinin tüm servetini tehdit ediyorsa kimse böyle ortamlarda servetini riske ederek üretim yapmaz. Bu sık sık gözden kaçan lakin çok önemli bir husustur, risk ve sorumluluğun konulan sermaye ile sınırlanmadığı toplumlarda, özellikle de yeni icat ve tasarımlara yönelik bir üretim yapılamaz.

Netice olarak, üretebilmek için üretmeyi bilmek yetmez; toplumsal iklimin de üretime uygun olması, üretimi desteklemesi gerekir.

Facebook Comments

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz