ÜNAL: ‘BİZİM İLKEMİZ ÖNCE ÜLKEMİZ’

0
66

Türkiye Kamu Sen Konfederasyonuna bağlı Türk Diyanet Vakıf Sen Genel Başkanı Nuri Ünal diyanete bağlı çalışanların sıkıntıları ve çözüm yolları hakkında gazetemize konuştu.

Esma ALTIN/ANKARA

Türk Diyanet Vakıf Sen Genel Başkanı Ünal, pandemi döneminde her kurumda olduğu gibi diyanette çalışanların belli sıkıntılar çektiğini ifade etti. Aynı zamanda 4/b sözleşmesine bağlı çalışan din görevlilerinin sıkıntılarıyla ilgili önerilerini de aktaran Ünal; “Sendikacılığa da biz bir araç olarak bakıyoruz. Türk Diyanet Vakıf Sendikası olarak hem de Türkiye Kamu-Sen olarak bütün devlet görevi yapan arkadaşlarımızın tamamının kadrolu olması bizim görüşümüz budur.” dedi.

Türkiye Kamu-Sen Konfederasyonuna bağlı Türk Diyanet Vakıf Sendikasının Genel Başkanı. Aynı zamanda Türkiye Kamu-Sen’in eğitimden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı.

‘BİZİM İLKEMİZ ÖNCE ÜLKEMİZ’

Türk Diyanet Vakıf Sendikası olarak sendikanın faaliyetleri, kimleri kapsadığı ve amaçları hakkında bilgi veren Ünal şunları aktardı; “Sendikamız Türk Diyanet Vakıf-Sen Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü olmak üzere iki kurum hizmet alanında. Bu iki kurumda çalışan kamu çalışanları sendikamıza üye olabiliyorlar. Türkiye genelinde şu anda sendikamızın 13 bin 500 üyesi bulunuyor. Bütün il ve ilçelerde teşkilatlarımız, şube başkanlığı, il temsilciliği, ilçe temsilciliği şeklinde faaliyetleri yürütülmektedir. Sendikaların ana görevinden kısaca bahsetmek gerekirse Türk Diyanet Vakıf-Sen de bunun içinde olmak üzere, çalışanlarımızın hak ve menfaatlerinin korunması, yeni hakların alınması yani kamu çalışanlarının özlük, sosyal hakları ile ilgili çalışmalar yürütmek. Bunun yanında ülkemizin içerisinde bulunduğu şartlar ile ilgili görüşlerini beyan etmek. Yine dünyada yaşanan olaylarla ilgili sendikamızın bakışı neticesinde görüşlerini dile getirmek.  Bununla birlikte çalışanlarımızın sosyal anlamda da birbiriyle daha diyalog halinde olabilmesinin temini için onların Ankara’ya ve diğer illere gittiklerinde konaklama ile ilgili arkadaşlarımız tarafından yönlendirilmesi, burada Ankara’da kendi misafirhanelerimizin olması, yine Türkiye Kamu-Sen’e bağlı sendikalarımızın öğrenci yurtlarının faaliyetlerinin devam etmesi gibi sosyal anlamda da çalışanlarımızın, üyelerimizin desteklenmesi ve yardım edilmesi noktasında faaliyet gösteren sivil toplum örgütü sendikalarıyız. Sendikamız 2001 yılında yasanın çıkması ile faaliyete geçti. Ancak sendikamızın bazı ilkeleri ve bakış açısı vardır. Biz Türk Diyanet Vakıf Sendikası olarak ve Türkiye Kamu-Sen olarak şöyle bir ifade kullanırız ; ‘bizim ilkemiz önce ülkemiz’ yani bizim için devletimizin bütünlüğü, yarınları, bekası önemlidir. Devletimizin güçlü olması önemlidir. Milletimizin huzurlu bir şekilde birlikte yarınlara daha mutlu bir şekilde gitmesi bizim önceliklerimizdir.”

Sendikacılığın, vatandaşlarla sorunları ya da ihtiyaçları noktasında onlarla iletişime geçilebilecek bir araç olarak nitelendiren Ünal sözlerine şöyle devam etti; “Sendikacılığa da biz bir araç olarak bakıyoruz. Bu aracı sendika yöneticilerinin iyi kullanması, düzgün kullanması anlayışıyla bu faaliyetleri yürütüyoruz. Niyetimiz hayır, akıbetimiz sonumuz da hayır olması ile ilgili düşünceler içerisinde olaylara bakıyoruz. Sendikacılığı yaparken belirlediğimiz ana ilkeler ışığında birbirini kırmadan, dökmeden yakmadan, yıkmadan bunları özellikle vurgulamak istiyorum, yani devletimizin malına hiçbir zarar vermeden, yine milletimizin vatandaşımızın burnu bile kanamadan hak arama mücadelesi bizim çabamız. Bunu yaparken de yanlışa yanlış diyebilen, nereden gelirse gelsin, kimden gelirse gelsin, yine doğruya doğru diyebilen, söyleyebilen bir anlayışı temsil ediyoruz ve böyle olmaya gayret ediyoruz. Burada bizim önceliğimiz şudur; özellikle kamu çalışanları içerisinde atama, nakil veya görevde yükselme gibi durumlarda birilerine yakın veya birilerinin adamı olsun, şu veya bu sendikanın üyesi olsun değil, liyakatli, ehliyetli, bilgili, tecrübeli ama devletine de sadık olan, devletine sahip olabilecek insanlarımızı bir yerlere gelebileceği bir sistemin oluşması. Bunun için de önerilerimizi her türlü her şartta söylemeye gayret ediyoruz. Bunu söylerken de tabiki usulünce , üslubunca söylüyoruz. Bunu yaparken elbetteki üyelerimizin de daha bilgili olması ve daha verimli hale gelmesi için de çalışmalar yürütüyoruz.”

Sendikacılığın bir anlamda ileri görüşlülük esasına dayandığına vurgu yapan Ünal şunları belirtti; “İki yıl önce biz Türkiye Kamu-Sen ile birlikte endüstri 4.0 ile ilgili bir çalıştay  yapmıştık. Şu anda bunu daha çok hisseder hale geldik. Yapay zekanın, robotların konuşulduğu, esnek çalışmanın hayata geçtiği salgın nedeniyle. Bundan dolayı sendikacılığı biraz da ileri görüşlülük olarak tarif ediyoruz. Tabiki herkesin bakış açısı farklı olabilir. Ancak biz bu sendikaları öncelikle ülkemizin yarınlarına daha huzurlu ve güçlü bir şekilde muasır medeniyetler seviyesi dediğimiz hatta onun da üzerinde bir yapıya kavuşması için sendika olarak konfederasyon olarak elimizden ne geliyorsa yapmaya çalışıyoruz.”

‘SALGIN SÜRECİNDE ÖZVERİYLE ÇALIŞIYORLAR’

Korona Virüs salgını nedeniyle içinde bulunduğumuz pandemi ortamında diyanet ve din görevlilerinin de diğer kurumlarda olduğu gibi büyük bir özveriyle çalıştıklarını dile getiren Ünal şunlara değindi; “Salgın bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de 10 Mart 2020 tarihi itibariyle ilk vakanın görülmesiyle başladı. O günden bugüne kadar da vaka sayıları bazen yükseklere çıktı bazen de aşağılara indi. Şu anda da 6 binlere yakın vaka sayıları mevcut ve vefat sayıları 25 binlere ulaştı. Bu vesile ile vefat eden bütün vatandaşlarımıza rahmet, tedavi gören hastalarımıza da acil şifalar diliyorum. Başta sağlık çalışanlarımıza olmak üzere hastanede çalışan tüm personele başarılar diliyoruz. Gerçekten zor bir görev yapıyorlar. Bunun yanında bütün kamu çalışanlarımıza  başarılar diliyorum. Bu salgın sürecinde ciddi anlamda büyük bir özveriyle görev yapmanın mutluluğunu yaşıyorlar. Öncelikle haklarını teslim etmek gerekir. Biraz daha özele girersek, din görevlileri, diyanet çalışanları da salgının başladığı mart ayından itibaren bugün dahil üzerlerine düşen görevleri gerçekten layıkıyla, gece gündüz demenden 24 saat prensibiyle yerine getirmeye çalışıyorlar. Mart ayından 29 Mayısa kadar salgının en üst seviyelere ulaştığı o zamanlarda camilerimizde cemaatle ibadete ara verilmişti. Cuma namazları dahi kılamadık. Bayram namazlarımızı kılamadık. O süreçte din görevlilerimiz kaymakamlıkların ve valiliklerin oluşturduğu vefa gruplarında, filyasyon ekiplerinde, mahalle denetim ekiplerinde gerçekten fedakarca, cefakarca hizmetlerini yerine getiriyorlar. Kısmen de olsa belediyelerin ve personellerin yetersiz kaldığı yerlerde de cenaze hizmetlerini din görevlilerimiz üstleniyorlar. Bunları yaparken de bir kuruş dahi ek ödeme almadan bu görevleri yapıyorlar.”

Din görevlilerinin pandemi sürecinde gönüllük esasına dayanarak çalıştıklarını vurgulayan Ünal sözlerine şöyle devam etti; “Gönüllülük esasına dayanarak çalışıyorlar. Hatta kendi imkanlarıyla, araçlarıyla, paralarıyla bu işe katkı sağlayarak bu görevleri yerine getiriyorlar. Şu anda camilerimiz açık çok şükür. Hem beş vakit camide veya Kur’an kurslarında görevlerini yapıyorlar hem de filyasyon ekiplerinde, mahalle denetim ekiplerinde ve vefa gruplarında kaymakamlıklarımızın ve valiliklerimizin belirlediği noktalarda görevlerini sürdürüyorlar. Gerçekten zor bir görev yapıyorlar. Bu sebeple bizim Diyanet İşleri Başkanlığı’mızda şöyle bir teklifimiz de oldu; bu arkadaşlarımızın bugüne kadar gönüllük esasıyla milletimize hizmet ettikleri için marifet iltifata tabiidir anlayışıyla bir takdirname, teşekkürname hatta bir maaş ikramiyesi ödül olarak verilmesi talebinde bulunduk. Aynı şekilde izinlerini kullanamıyorlar. Bunun için izinlerin yanmaması noktasında bir sonraki yıla devri veya diğer süreçlerde bu görevleri yapan arkadaşlarımızın en azından öğle ve ikindi namazlarından muaf tutulması noktasında taleplerimiz var. Bazı arkadaşlarımıza takdir, teşekkür kısmı karşılandı. Ama diğer ücret noktasında şu anda bir sonuç alınmadı daha. Bununla ilgili de hem sendika olarak hem de Türkiye Kamu-Sen olarak faaliyetlerimiz, çabamız devam ediyor. Ben bu vesileyle de bütün arkadaşlarıma, diyanet çalışanlarına tabiki sağlık çalışanlarına ayrı bir kategoride özel olarak teşekkür ediyorum ama bunun yanında din görevlisi diyanet çalışanları ve bütün kamu çalışanlarına teşekkürlerimi sunuyorum.”

‘ÖNCELİK KENDİ SAĞLIĞIMIZ’

Pandeminin ilk başladığı dönemlerde camilere getirilen kısıtlamalara da değinen Ünal, bu süreçte vatandaşların sağduyulu olmalı gerektiğinin altını çizdi. Yaşanan bazı hadiselerde de örnek vererek şu açıklamalarda bulundu; “Pandemi sürecinde camilerde namaz kılınması durumunda vatandaşlarımız bu konuyu ya yanlış anladı ya algılayamadı ya da birileri bu işi farklı noktalara götürmek istedi. Camilerin ibadete ara vermesi hele ki Cuma namazının kılınamaması gibi bir talimat veya bir karar kolay verilebilecek bir karar değil. Çok zor bir karardır. Sayın Diyanet İşleri Başkanımızla da görüştüğümüzde kendisi de ifade etti bu kararı açıklarken ne kadar zorlandığını. Yine ülkemizi yönetenlerin de bu kararı verdiklerinde ne kadar zorlandıkları görülmektedir. Sadece camilerle ilgili değil hayatın bütün kesimleri ile ilgili bir kısıtlama oluşturuldu ki bu salgının daha çok yayılmasının önüne geçmek ve hasarın en aza indirilmesi amaçlandı. Şu anda o kısıtlamalar kısmen farklı alanlarda hala devam ediyor. Camilerimiz şu anda ibadete açık ama mesela bir caminin kapasitesi 300 kişiyse şu an en fazla 100 kişi girebiliyor. Yine aynı şekilde belli yaş gruplarındaki arkadaşlarımız kendi saatleri dışında camilere gelip ibadetlerini yapma şansları yok. Bazı vatandaşlar müsaadeleri olmadığı halde camiye giriş yapmak istiyorlar. Böyle durumlarda o camideki imam ya da müzeein arkadaşımızla vatandaşımız karşı karşıya gelmek zorunda kalıyor.  İlk camilerimizin ibadete ara verme döneminde bazı illerde münferit hadiseler yaşandı. Hatta o kadar ileri gitti ki vatandaşlarımızın bazıları camilerimizin kapısını tekmeledi. Ne kadar kötü bir durum. Bazı yerlerde cami görevlilerimize karşı darp olayları oldu. Ancak bütün görevlilerimiz sağduyulu bir şekilde camilerimizin girişlerine uyarıları astılar hangi şartlarda ibadet edileceği ile ilgili. Bu şartlara uyulmadığı durumlarda da görevlilerimizin yapması gereken vatandaşlarımızı uyarmaktır. Yoksa sen çık git deme şansı yok. Sonuçta bir kolluk kuvveti değil. Bazı vatandaşlarımız cumartesi pazar sokağa çıkma kısıtlaması olmasına rağmen halen görevli arkadaşlarımızdan bana burada cemaatle namaz kıldır gibi isteklerde bulunuyorlar. Cami görevlilerimiz hafta sonu kısıtlamalarında muaflar. Camiye gidip ezanlarını okuyorlar. Bize ulaşan arkadaşlarımıza hep şunu söylüyoruz; siz sadece vatandaşlarımıza durumu anlatın aksi şekilde herhangi bir söz düellosuna vs. girmeyin şeklinde.”

Salgın sürecinde alınan karaların herkes tarafından uyulması gerektiğini belirten Ünal; “Özellikle salgın sürecinde devletimizin almış olduğu kararlara hepimiz uymakla mükellefiz. Öncelikle herkes kendini, kendi sağlığını, ailesinin ve sonrasında da başkalarının sağlığını düşünerek hareket etmeli. Çünkü bu kul hakkına da girer. Bende bir hastalık varsa başkasına geçer, başkasında varsa bana geçer, benden de aileme geçer. O yüzden herkes buna dikkat etmek zorunda. Bu bir keyfiyet olmamalı, bir zorunluluk olmalı. Yine mesafe noktasında da camilerimizde uyulması gereken kurallar var. Bilim kurulu üyelerimizin tespit ettiği ve uymamız gereken mesafe kuralları var. Çünkü bir virüs toplumumuzu, ülkemizi, dünyayı etkisine almış, bundan kurtulmanın da yolu şu anda bu kurallara uymak. Aşılama sürecimiz de başladı. İlerleyen süreçlerde umarım ki kendi milli aşımızı da yapıp uygulamaya koyabiliriz. Önce herkes kendi tedbirini almalı. Bundan dolayı camilerimizde vatandaşlarımızın bu noktalarda görevlilerimize yardımcı olmalarını istiyoruz. Görevlilerimiz de bundan memnun değil. Biz camide hep şunu söyleriz ‘safları sıklaştıralım’. Şimdi ise maskelerimiz takalım, aramıza mesafe koyalım uyarıları yapıyoruz. Bunları sadece camilerde namaz kılarken değil, dışarıda vatandaşlarımıza da söylüyor, gerekli uyarıları yapıyor görevlilerimiz.”

Özellikle salgın döneminde önemi daha da artan temizliğin sadece din görevlilerine bırakılmaması gerektiğini savunan Ünal şunları kaydetti; “Temizlik noktasında da yine temizlikleri kendileri yapıyorlar. Bazı yerlerde belediyelerimiz bu konuda yardımcı oluyor camilerimizin temizliği ile ilgili. Hatta geçtiğimiz günlerde de bu konuyla ilgili olarak bütün belediyelerimize bir çağrımız oldu. Bunu bir din görevlisinin sırtına yüklememek gerekiyor. Sonuçta büyük bir cami onu bir veya iki kişi temizleyemez. Bazı belediyelerimiz cami temizlik ekipleri kurmuşlar. Kendilerine buradan teşekkür ediyorum. Yani bunu her belediyemiz yapabilir. Tabii burada yine cami derneklerine iş düşüyor. Özellikle camilerimizin dış temizliğinin din görevlilerimize bırakılmaması gerekir. Lavaboların, abdest alma yerlerinin temizliğinin sadece görevlilerin üstlenmesini doğru bulmuyoruz. Yani şöyle bir anlayışı kabul edemeyiz; herkesin kullandığı lavabo veya abdest alma yerlerini imam temizlesin gibi bir anlayış doğru değil. O yüzden bu noktada belediyelerimize iş düşüyor. Bununla ilgili önerilerimiz de oldu. 2002 yılında yetkili sendika iken Kurum İdare Kurul Toplantısında bu konuyu dile getirdik. Hem valiliklerimizin hem de belediyelerimizin bu konuyla ilgili dernek başkanlıklarıyla birlikte el atmalarını talep ettik ve bunu karar altına aldırdık. O dönemde de İçişleri Bakanlığı vasıtasıyla valiliklerimize bununla ilgili talimatlar gitti. Ondan sonra da bazı belediyelerimiz cami temizlik ekiplerini kurdu. Yapanlara teşekkür ediyoruz ama burada o mahallenin vatandaşına da iş düşüyor. Sonuçta caminin görevlisi geçici olarak orada göre yapıyor. Ama o mahallenin insanı hep orada ve o cami de orada yer alıyor. Yani demek istediğim cami aslında orada oturan vatandaşlarımızın camisi. Camiden esas yararlanan o semtin vatandaşıdır. O sebeple de dernekler, muhtarlık ve belediyeler vasıtasıyla bu temizlik hizmetlerinin yapılmasında fayda var. Biz şuna inanıyoruz; temizlik imandandır. Salgında da üç ana kural var; maske, mesafe, temizlik. Bizim dinimiz zaten temizlik dinidir. Bu nedenle biraz daha dikkatli davranılması ve sadece din görevlisine bu işin bırakılmamasını bir kez daha hatırlamış olalım.

4/B SÖZLEŞMESİNE DİKKAT ÇEKTİ

Kamu kurumlarındaki 4/B sözleşmeli personel arasında diyanete bağlı din görevlilerinin de yer aldığını belirten Ünal, bu sözleşmeden kaynaklı yaşanan sıkıntıları dile getirdi. Ünal: “4/B sözleşmeli çalışanlar kamuda bütün kurumlarda var.  Diyanet İşleri Başkanlığı’mızda da var. Bugün itibariyle Diyanet İşleri Başkanlığı’mızda 4/B sözleşmeli çalışan arkadaşlarımız, imam hatip, müezzin ve Kur’an kursu öğreticisi arkadaşlarımız ki sayısı da şu an itibariyle 27 bine yakın. 4/B sözleşmeliler ile ilgili başta şunu söylemek istiyorum; Türk Diyanet Vakıf Sendikası olarak hem de Türkiye Kamu-Sen olarak bütün devlet görevi yapan arkadaşlarımızın tamamının kadrolu olması bizim görüşümüz budur. Bununla ilgili zaten çalışmalarımız devam ediyor. Kadrolu haline gelinmesi ve alımların da 4/A kadrolu şeklinde yapılması görüşündeyiz. 4/B çalışanların hem Diyanet İşleri Başkanlığı’nda hem de diğer kurumlarda ikinci bir sıkıntı çıktı. 4/B’li olmak bir sıkıntı, ikinci bir sıkıntı demekteki amacım da şu; 2018 yılında çıkan bir yasayla 2019 ve sonrası göreve başlayan 4/B’li arkadaşlarımıza farklı bir kategori getirdiler. Daha öncesinde görevde olanları farklı bir kategori haline soktular. Bu şöyle ki; 2019 sonrası başlayanlar 3+1 dediğimiz yani aynı yerde 4 yıl görev yaptığında kadroya geçmiş olacaklar. Diyanet’te bunların sayısı 9 bin 500 e yakın. Önceki 17-18 bine yakın arkadaşımız bu haktan mahrum kaldılar. Böyle bir ayrımcılık yapıldı.” dedi.

Kadrolu din görevlileri ile 4/B sözleşmesine bağlı olan din görevlileri arasındaki farklara açıklık getiren Ünal sözlerine şöyle devam etti; “4/B’lilerin şöyle bir sıkıntısı var kadrolulardan farklı olarak; görevde yükselme şansları yok. Unvan değiştirme şansları yok. Örneğin; imam olarak göreve başladıysa imam olarak devam edecek. Şef olamıyor, müdür olamıyor veya müezzin ise imam olamıyor. İmam ise Kur’an kursu öğretmeni olamıyor. İsterse bir sürü fakülte bitirsin yükselme şansı yok. İsterse doktora yapsın yine de bir değişiklik yok. Böyle arkadaşlarımız da var. Ayrıca 4/B’lilerin karşılaştıkları bir diğer büyük problem şehir merkezlerinde il veya ilçe fark etmez görev alamıyorlar. İlla ki köylerde görev yapacaklar. 4/B sözleşmesinin çıkma sebeplerinden biri görevliyi gönderemedikleri gibi bir algıyla çakılı kadro dediğimiz mecburi orada görev yapacaksın anlayışıyla bir durum söz konusu. Yine problemlerden bir tanesi, eş durumu tayinleri. Diyelim ki; eşi Tekirdağ’da kendisi ise Hakkari’de. Hatta yakın zamanda Ankara’da üniversitede görevli bir hocamız aradı. Kendisi burada öğretim görevlisi, eşi Şanlıurfa’nın bir ilçesinde. 2,5 yaşlarında bir çocukları var. Çocuk bir annenin yanında bir babanın yanında kalıyor. Bu gerçekten sıkıntılı bir durum. Devletimizin anayasal olarak da en önemli görevlerinden biri aile bütünlüğünü korumak. Şu anda böyle bir sıkıntı var. Bu sebeple bizler 4/B’lilerin kadrolu hale gelmesini istiyoruz.”

4/B sözleşmeli bazı din görevlilerin mahkemeye başvurarak kadro talebinde bulunduklarını ifade eden Ünal şunlara dikkat çekti; “2019 öncesi göreve başlayan arkadaşlarımız mahkemeye başvurmaya başladılar ve kazandılar. Şu ana kadar 10’un üzerinde arkadaşımız mahkemeyi kazandı ve kadrolu hale geldi. Sadece Diyanet’te 18 bine yakın çalışanımız mahkemeye müracaat için dilekçe vermeye başladılar. Sağlıkta, diğer kurumlarda çalışanları da katarsak yaklaşık 50 bin kişi söz konusu. Mahkemelerin iş yoğunluğunun, iş yükünün çok olduğu bir ortamda sadece bu konu için mahkemeye vermeye başlayanların sayısı oldukça fazla. Bu durum hem mahkemeler açısından bir sıkıntı hem kurumun devletin bürokratik anlayışına bir sıkıntı getirecek hem de çalışanlarımızın bu pandemi döneminde herkesin az kişiyle görüşmesi gerektiği bir ortamda 18 bin kişiyi mahkeme kapısına göndereceksiniz. Bu tezat bir anlayış. O yüzden biz hep şunu söyledik; bu arkadaşlarımızın kadroya geçme yerleri mahkeme kapıları değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden çıkacak kanundur. Şu anda bir kanun teklifi olarak verildi. Plan, bütçe ve milli eğitim komisyonlarını bekliyor. Bu mahkemeye verme işinde şöyle bir sıkıntı daha var; devletimiz bütçe olarak da zarara giriyor. Çünkü mahkemeyi kazanan tarafın mahkeme giderlerini devlet ödeyecek. Kanunen kadroya geçilmiş olsa devletimizin burada hiçbir kaybı yok. Çünkü kadroya geçildiğinde de aynı ücret alınıyor. Burada sadece iyileştirme nasıl olacak, bu arkadaşlarımızın eş durumu tayinleri, görevde yükselme, unvan değişikliği gibi hakları almış olacaklar ve daha liyakatli arkadaşlarımız köylerde değil şehir merkezlerinde görev yapacaklar. Buna bir fırsat olacak.”

4/B sözleşmeli çalışanlar ile 4/A kadrolu çalışanların iş bölümüne gelene kadar aynı süreçleri yaşadıklarını, herhangi bir ayrım gözetilmediğini kaydeden Ünal; “4/B sözleşmeli çalışanların 4/A kadrolu çalışanlardan göreve giriş ve görev öncesindeki sınavlar noktasında da hiçbir ayrışma yok. Aynı KPSS’ye giriyorlar, aynı Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kendine has KPSS’den sonra yine ÖSYM’nin yaptığı Din Hizmetleri Alan Sınavı (DHBT) var bu sınava da giriyorlar. Bir de mülakata alıyorlar. Şu anda 5 bin 100 tane imam, müezzin, Kur’an kursu öğreticisi alımı var. Bu sınavları kazanan arkadaşlarımız mülakata girecekler. Böyle bir ayrım da yok. Ama aynı görevi yapıyorlar, aynı okul mezunları aynı sınava giriyorlar. Diğer taraftan ise görevde yükselme şansları, unvan değiştirme şansları, başka kuruma geçme şansları yok. Ama hepsinden önemlisi tayinleri noktasında eşler ayrı. O yüzden biz Sayın Cumhurbaşkanımıza, Adalet Bakanımıza ve Çalışma Bakanımıza hem yazılı hem de sözlü olarak bu durumu kendilerine ilettik. Yine Ak Parti MHP grup başkan vekilleriyle bizzat görüştük. Bu konunun bir an önce çözüme kavuşturulması gerektiği noktasında gerekçelerimizi sunduk. En son ombudsman Sayın Şeref Alkoç ile de görüştük. Devletimizi yönetenlerden bir an önce bu konu hakkında bir karar alınıp arkadaşlarımızın kadroya geçmelerini bekliyoruz.” ifadelerini kullandı.

‘EN MUZDARİP OLDUĞUMUZ KONULARDAN BİRİ’

Camilerde toplanan bağı konusuna da değinen Ünal, bağış için para toplama işinin kendileri için en rahatsız edici durum olduğuna vurgu yaptı. Ünal: “Camilerde para toplama işi görevlilerimizin ve bizlerin de Diyanet personeli olarak en çok muzdarip olduğumuz ve bizi en çok rahatsız eden konulardan bir tanesi. Çoğu zamanlarda da vatandaşlarla karşı karşıya geldiğimiz konulardan bir tanesi. Başta şunu söylemek gerekir; camilerimizin ve Kur’an kurslarımızın tamamına yakını vatandaşlarımızın bağışlarıyla, vatandaşlarımızın kendi aralarında oluşturdukları dernekler vasıtasıyla yapımları tamamlanıyor. Yani bütçeden bunun için çok bir pay ayrılmıyor. Bundan dolayı bu para toplama işi din görevlilerimizin üzerine kalıyor. Özellikle cemaatin kalabalık olduğu Cuma, teravih ve bayram namazı, kandil gecelerinde ya derneklerin talebiyle veya müftülüklerin kaymakamlıkların izni neticesinde cemaatimizden yardım talep edilir. Bu yardım talep etmek bir din görevlisi için çok zor bir iştir. Ama başka yapacak şansı da yok. Çünkü o caminin ya da Kur’an kursunun yapımından, sonrasında yarınlara daha sağlam bir şekilde, temiz ve ibadete hazır bir şekilde gidebilmesi için her ne kadar aydınlatma masraflarının Diyanet bütçesinden karşılansa da onun dışındaki ısınma, soğutma, dış aydınlatma gibi giderlerin karşılanması vatandaşların yardımlarıyla olur. Tabi ki buna bir çözüm bulunmalı. Ama bunun çözümü nasıl olmalı, bu zor bir soru. Çünkü bu noktada yine vatandaşlarımıza iş düşüyor. O mahallenin, o köyün vatandaşlarına iş düşüyor.” dedi. 

Bu durumun çözüme kavuşması için tam anlamıyla kesin bir formül üretilemediğini ancak bazı önerilerinin olduğunu ifade eden Ünal sözlerine şöyle devam etti; “Her hafta para toplamaktansa cami yakınında bulunan vatandaşlarımızın her ay belli miktarda o camiye bir bağış yapması sağlanabilir. Tabi bunu yapmak zor iş. Burada yine bizim din görevlisi arkadaşımız zor durumda kalıyor. Namaz kıldırıp hutbeden veya vaazdan sonra kendi camisi ya da ihtiyacı olan başka bir cami için yardım talebinde bulunuyor. Bu bizim ve görevlilerimizin karşılaştığı en büyük sorunlardan biri. Bunun çözümü için de şu ana kadar ciddi bir formül bulabilmiş değiliz. Ama başka da şansımız yok. Mecburen vatandaşlarımızdan, insanımızdan bu yardımların talep edilmesi gerekir. Bu yardım taleplerini toptan kaldıramayız. Çünkü bu ihtiyaçların bir şekilde karşılanması gerekir. Ama her hafta yerine ayda bir ya da iki sefer camilerimizin durumuna ve ihtiyaçlarına göre herkesin bütçesine göre bağış toplanabilirse arkadaşlarımız biraz daha rahat edebilir diye düşünüyorum.”

Pandemi döneminde maske, dezenfektan ihtiyaçlarının karşılanmasında vatandaşların da katkısının olduğu belirten Ünal şunları ifade etti; “Pandemi döneminde de yine vatandaşlarımızın yardımları ile maske, dezenfektan ihtiyaçları karşılandı. Bazı yerlerde belediyelerimiz bunların tedarikini gerçekleştirdi. Kaymakamlıklarımız ve valiliklerimizin birimlerinin de bu ihtiyaçları tedarikleri oldu. Ama çoğunlukla din görevlisi arkadaşlarımızın öncülüğüyle vatandaşlarımızdan temin edildi.  Bazı durumlarda din görevlilerimiz kendileri bu ihtiyaçları karşılıyor ki vatandaşlarımıza örnek olmak için. Çünkü biz din görevlisi arkadaşlarımızı hep toplumun öncüsü, önderi ve örnek insanı olarak tanımlarız. Bundan dolayı vatandaşlarımız da görüp aynı şekilde bu ihtiyaçların karşılanması için yardımda bulunuyorlar.”

VEKİL GÖREVLİLERE DEĞİNDİ

Asli görevlilerin yerine vekil olarak görev yapan çalışanların sıkıntılarına da değinen Ünal şunları kaydetti; Diyanet İşleri Başkanlığı’nda vekil imam hatip, vekil müezzin ve fahri Kur’an kursu öğreticilerimiz var. Bu arkadaşlarımız da 4/A 4/B’liler gibi KPSS, DHBT sınavlarına giriyorlar ve mülakatlarla göreve başlıyorlar. Bu arkadaşlarımız da yıllarca vekil imam, müezzin ve fahri Kur’an kursu öğreticiliği yapıyorlar. Mesela, vekil imamlar bir yıllığına ya da iki üç yıllığına görev yapıyorlar. Daha sonra asli görevli geldiğinde bu vekil arkadaşlarımız boşta kalıyor. Bunlar ücret olarak asli kimin yerine görev yapmışlarsa onların maaşının 3/2’sini alıyorlar. Bu süreçte bir gün bile izin kullansa ücreti kesiliyor. Fahri Kur’an kursu öğreticilerimiz de sadece ek ders ücreti alıyorlar. Bu arkadaşlarımızın da kadro talepleri var. Biz Türk Diyanet Vakıf Sendikası olarak bu arkadaşlarımızın taleplerinin haklı olduğu noktasında her platformda bunu söylüyoruz.”

Bu konuyla ilgili taleplerini gerekli makamlara ilettiklerini vurgulayan Ünal; “Geçtiğimiz günlerde Sayın Cumhurbaşkanımıza bu konuyla ilgili yazılı bir talepte bulunduk. Çünkü bu arkadaşlarımız mağdurlar. Çoğu 40’lı yaşlarına gelmiş. Bunların içerisinde fakülte mezunu olan, hafız olanlar var. Hatta görevi bittiği için şuan markette çalışan arkadaşlarımız bile var. Bazıları hiçbir iş bulamayıp evde oturuyorlar. Bu arkadaşlarımızın sayıları da çok değil. Bunların da kadro talepleri var ki bu taleplerinde haklılar. Özellikle fahri Kur’an kursu öğreticilerimiz arasında 30 kadar hocamız engelli vatandaşlarımıza Kur’an öğretiyorlar. İşitme veya görme engelli vatandaşlarımıza Kur’an öğretiyorlar, islamı öğretiyorlar, çeşitli dini bilgileri öğretiyorlar. Bu arkadaşlarımızın da kadro talepleri var. Bununla ilgili de özel bir çalışma yaparak Çalışma Bakanlığı’mıza, Diyanet İşleri Başkanlığı’mıza ve Sayın Cumhurbaşkanımıza belgeleriyle birlikte kadro taleplerini ilettik.” ifadelerini kullandı.