TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısı yapıldı 

0
8

Gül KABA-Buğra BENLİOĞLU/İSTANBUL, (DHA)- Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) Yüksek İstişare Konseyi (YİK) toplantısı yapıldı. Toplantıda gündeme ilişkin açıklamalarda bulunan TÜSİAD YİK Başkanı Tuncay Özilhan, gelişmiş, saygın, adil ve çevreci bir Türkiye hedefinin altını çizdi. Özilhan, “Büyüme kadar büyümenin nasıl sağlandığı da önemli. Karşı karşıya olunan tehditler dikkate alındığında, büyümenin sadece hızlı değil, aynı zamanda istihdam yaratan, yeşil ve adil bir büyüme olması gerektiği ortaya çıkıyor” dedi.

Toplantıda 50’nci yıl projesi olarak Türkiye’nin geleceğinin inşası için bir yol haritası içeren ‘Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa’ başlıklı raporun tanıtımı da yapıldı. 

- Reklam -

Toplantının açılış konuşmasını TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan, TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski ve MIT’den öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu yaptı.

Açılış konuşmalarının ardından TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski, MIT’den öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu, ‘Geleceği İnşa’ projesinin danışmanı araştırmacı yazar Bekir Ağırdır, Doç. Dr. Ümit İzmen ve projenin koordinatörü Hüsamettin Onanç’ın konuşmacı olduğu bir oturum da gerçekleştirildi. 

MAHŞERİN DÖRT ATLISI BENZETMESİ

TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Tuncay Özilhan, “Türkiye’nin geleceğine baktığımda, dünyadaki jeopolitik risklerin, sosyo-kültürel gerilimlerin, iklim değişiminin etkilerinin ve bereketsiz ve dengesiz ekonomik büyümenin mahşerin dört atlısı olarak üzerimize geldiğini görüyorum. Bunların üzerine bir de geleceği şekillendiren teknolojik dönüşümün ekonomik, insani ve toplumsal boyutlarını eklemeliyiz” diye konuştu. 

“KURAL BAZLI KÜRESEL SİSTEMİN SAYGIN BİR ÜYESİ OLMAK ÖNEMLİ”

Tehditlerin en başında jeopolitik gelişmelerin olduğunu aktaran Özilhan, “Yakın geçmişte sert değişimler yaşadık. Önce iki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçtik. Sonra Çin, Hindistan ve Rusya gibi ülkelerin ekonomik ve jeopolitik gücü artarken ABD’nin göreli konumundaki zayıflama ve AB ile yaşanan transatlantik uyumsuzluk çok kutuplu bir dünya kavramını gündemimize soktu.  Dünyada jeopolitik gerilimler azalmak yerine tırmanmaya devam etti.  Şimdi de yeniden bir ucunda ABD’nin diğer ucunda Çin’in olduğu yeni bir çift kutuplu dünyaya, yeni bir soğuk savaş dönemine girip girmeyeceğimizi tartışıyoruz. Jeopolitik açıdan kritik bir coğrafyada yer alan ülkemiz küresel mimarideki bu gerilimden ziyadesiyle etkileniyor. Bu gerilimin ve bu gerilim karşısındaki tutumumuzun başta ekonomimiz olmak üzere yarattığı olumsuzlukları bir süredir yaşıyoruz. Gelecek dönemin tehditleri ve fırsatları karşısında Türkiye için kural bazlı küresel sistemin saygın bir üyesi olmanın önemli olacağını düşünüyoruz” ifadelerini kullandı. 

TÜRKİYE’NİN YÜZDE 60’I ÇÖLLEŞME RİSKİ İLE KARŞI KARŞIYA

İkinci başlık olarak iklim krizine dikkat çeken Özilhan, “Bu sene iklim krizi konusunda en umursamaz olanları bile endişeye sevk eden olağanüstü hava olaylarında büyük bir artış yaşandı. Dünyanın her tarafından kuraklık, sel, orman yangını haberleri geldi. Bu doğa olaylarında binlerce insan hayatını kaybetti. Son BM iklim raporu Akdeniz havzasının küresel ısınmadan en çok etkilenecek yerlerden biri olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’nin yüzde 60’ı çölleşme riski ile karşı karşıya. Sulu tarıma dayalı tarım politikası, su kaybını artıran sulama sistemleri, yer altı ve yer üstü sularının aşırı ve yanlış kullanımı, su sıkıntısını ağırlaştırıyor. Su rezervleri tarihsel olarak en düşük seviyelerine iniyor. Türkiye’nin tarım ürünleri üreten, tahıl ambarı olarak bildiğimiz bölgelerini etkileyen şiddetli kuraklık, tarımı ve çiftçileri olumsuz etkiliyor. Doğaya orantısız müdahale, çarpık yapılaşma, yanlış kentleşme, gerekli hazırlıkların olmaması, sellerde ve orman yangınlarında can kayıplarını arttırdı. Bu sorunların çözümünde adım atmazsak gelecek senelerde artacak ekstrem hava olaylarında yine canımız yanmaya devam edecek” dedi.

“ÇEVRECİ BİR TÜRKİYE HEDEFİ İÇİN ÖNLEMLERİMİZİ HIZLA ALMALIYIZ”

Deprem gerçeğinde de aynı sıkıntıların görüldüğünü aktaran Özilhan, “Marmara depreminin üzerinden geçen 22 yılda kentleşme anlayışındaki değişme ve depreme hazırlık konusunda kat etmiş olduğumuz mesafe çok az. İklim değişikliğinin korkutucu sonuçları ve deprem bölgesinde olmamız, eski politikalarla devam etmemizi olanaksız kılıyor.  Çevreci bir Türkiye hedefi için önlemlerimizi hızla almalıyız. Paris İklim Anlaşması’nın Meclis’ten geçmesiyle Türkiye anlaşmayı onaylamayan 6 ülkeden biri olmaktan çıktı. Ama karşı karşıya olduğumuz sorunun önemi ve aciliyeti daha fazlasını gerektiriyor. Önlem almakta gecikmek, bugün doğal kaynakları özensiz tüketmenin maliyetini gelecek kuşaklara ödetmek anlamına geliyor. Bu yanlış olduğu gibi, artık devam ettirilebilir bir yaklaşım da değil. Şu andaki ekonomi modelini baştan ayağa değiştirmemiz, karbon nötr ekonomi yaklaşımını benimsememiz, üretim ve tüketim kalıplarımızı bu duruma uyarlamamız gerekiyor” dedi.

“ADİL BİR TÜRKİYE HEDEFİNİ BAŞARMAMIZ GEREKİYOR”

Üçüncü önemli değişim alanının sosyo-kültürel alan olduğunu söyleyen Tuncay Özilhan, “Gelişmiş ülkeler nüfus yaşlanması ile karşı karşıya iken, gelişmekte olan ülkelerden gelen göç bu soruna çözüm olmak yerine sorunu karmaşıklaştırıp ağırlaştırıyor. Ekonomik veya siyasi zorlukların yol açtığı büyük göçmen akımları, yetersiz ve dengesiz ekonomik büyüme ve sosyo-kültürel farklılıklar birleştiğinde ciddi gerilimler üretiyor ve tepkisel davranışlara yol açıyor. Gelişmekte olan ülkelerde tüm hızıyla devam eden kentleşmenin yol açtığı sonuçların yönetilmesi ciddi kaynak ve yönetim mahareti gerektiriyor. Nitekim ülkemizde de kentleşmedeki hızlanmanın, üretim ve tüketim modellerinden, çevreye, toplumsal hareketlerden, siyasi tercih kaymalarına uzanan sonuçlarını gözlemliyoruz.  Son yıllarda bu etkilerin üzerine eklenmiş olan sığınmacı hareketliliği, kalkınmanın adalet boyutunun ihmale gelmediğini hatırlatıyor.  Doğa bize fay hatlarına, dere yataklarına inşaat yapmamayı acı yoldan gösterdi. Toplumsal fay hatlarının da üzerini suni olarak örterek siyaset yapmanın, bu fay hatlarını ortadan kaldırmadığını biliyoruz. Farklı eşitsizliklerin iç içe geçtiğini ve ötelenen sorunların kartopu misali büyüdüğünü görüyoruz. Huzurlu, mutlu, barış içinde yaşayacağımız bir gelecek için toplumsal adaleti, tüm boyutlarıyla tesis etmemiz, adil bir Türkiye hedefini başarmamız gerekiyor” diye konuştu.

“ENERJİYİ NASIL ÜRETİP NASIL TÜKETTİĞİMİZİ YENİDEN DÜŞÜNMELİYİZ”

Dördüncü başlık olarak ekonomi alanına ilişkin konuşan Özilhan, “2008 küresel krizinden sonra ekonomik problemler kapsamı ve yoğunluğu ile en hararetli tartışma başlıklarından biri oldu.  Dünya ekonomisinde arzu edilen toparlanma bir türlü sağlanamazken ekonomik ilişkilerin ülkelerin içinde ve ülkeler arasında yarattığı eşitsizlikler, siyasi merkezlerde çalkantılara yol açtı. Pandemi süreci bu sorunların hepsini iyice ağırlaştırdı. Küresel ekonominin bir süre önce çok büyük bir etkinlik avantajı sağlayan çalışma usulleri, bugün sorunları ağırlaştıran bir etki yaratıyor. Eskiden etkinlik ve maliyet ucuzlaması sağlamış olan bu yapı, pandemi sürecinde üretim kesintilerine ve maliyet artışlarına yol açtı. Ülkeleri birbirine sıkıca bağlayan tedarik zincirleri, pandemi sürecindeki kapanmalar sırasında üretim kesintileri ortaya çıkardı. Mevcut üretim, tüketim, ticaret düzenindeki zafiyetlere karşı işe yarar çözümler üretmek gerekliliği artık ertelenemez bir öncelik olarak kendini dayatıyor.  Bugün birçok ülkedeki birçok şirket tedarik zincirlerini yeniden yapılandırmayı gündemine almış durumda. Aynı anda birçok şirkette üretim modeli değişikliğine gidilmesi küresel ekonomide belirsizlik ve riski başka bir noktaya çekiyor. Kuraklık ve enerji problemi kaynaklı tedarik sıkıntıları durumu daha da ağırlaştırıyor.  Şu günlerde enerji piyasalarında yaşanmakta olan sorunlar gelecekte iklim krizinin etkileri arttığında yaşanabilecek olanların habercisi. Küresel enerji piyasaları büyük bir değişim arifesinde. Enerjiyi nasıl üretip nasıl tükettiğimizi yeniden düşünmeliyiz” ifadelerini kullandı. 

“BÜYÜMELİ VE KİŞİ BAŞI GELİRİMİZİ ARTIRMALIYIZ”

Herkesin refah artışı isteyeceğini belirten Özilhan, “Büyümeli ve kişi başı gelirimizi artırmalıyız. Çünkü herkes refah artışı ister. Büyümek için öncelikle makroekonomik istikrarı sağlamak ve sürdürülebilir büyüme sürecini başlatabilmek gerekiyor.  Bu doğrultuda en önemli adımlar, piyasa ekonomisinin kurum ve kurallarını güçlendirmek ve başta Merkez Bankası olmak üzere düzenleyici kurumların bağımsızlığını tartışma dışı bırakacak biçimde tesis etmektir. Ancak, büyüme kadar büyümenin nasıl sağlandığı da önemli. Karşı karşıya olunan tehditler dikkate alındığında, büyümenin sadece hızlı değil, aynı zamanda istihdam yaratan, yeşil ve adil bir büyüme olması gerektiği ortaya çıkıyor. Bu nedenle, bugün paylaştığımız çalışmada, gelişmiş, saygın, adil ve çevreci bir Türkiye hedefinin altını çiziyoruz” dedi.

“DAHA GÜZEL BİR GELECEK İSTİYORUZ”

Tuncay Özilhan, “Cari açık ve bütçe açığına beceri açığı, bilgi açığı, liyakatlı kadro açığı ve yönetişim açığı da ekleniyor.  Düşen sadece TL’nin değeri değil, su rezervlerimiz, birbirimize güvenimiz, ihracatımızda yüksek teknolojili ürünlerin payı, mutluluk ve huzurumuz da geriliyor. Sadece makroekonomik dengesizlikleri değil, bölgesel kalkınma farklılıklarını ve gelir dağılımı bozukluklarını da gidermek istiyoruz. Faiz ve enflasyonun yanı sıra emisyonları, hava, su ve toprak kirliliğini de azaltmak gerekiyor. Üretimin, tüketimin, yatırımların artmasına ihtiyaç duyduğumuz kadar, hak ve özgürlük alanlarının genişlemesine de ihtiyaç duyuyoruz. İlkelere ve kurallara dayalı küresel sistem içindeki konumumuzu güçlendirmek istediğimiz kadar gençlerin, kadınların, engellilerin ve tüm dezavantajlı kesimlerin ekonomik ve toplumsal hayata katılımını da artırmak istiyoruz. Küresel ticaret ve finans akımlarından aldığımız pay kadar akademik, bilimsel kültürel ve sanatsal çalışmalardaki payımızı da önemsiyoruz” diye konuştu. 

LAİKLİK VE DEMOKRASİ VURGUSU 

Demokrasi ve laikliğin önemine dikkat çeken Özilhan, “Farklı dil, din, ırk, mehzep, etnisite, sosyo-ekonomik kökenden insanlardan oluşan milleti düşününce, herkesi harekete geçirmek, herkesin katkısını almak, kimseyi dışarıda bırakmamak ancak demokrasi ve laiklik ile mümkün olabilir. Demokrasi ve laiklik, farklılıklarımızın bizi bölen, ayıran fay hatlarına dönüşmek yerine kültürel ve düşünsel iklimimizi besleyen, bilimde, sanatta, teknolojide ileri gitmemizi mümkün kılan zenginlikler haline gelmesini sağlar. Tarihte de modern toplumun temelini oluşturan, ekonomik ve toplumsal gelişmenin önünde engel oluşturan sınıfların ayrıcalıklarını ortadan kaldıran bu ilkelerdir” ifadelerini kullandı. 

‘GELECEĞİ HEP BERABER İNŞA EDEBİLMEK’ TEMENNİSİ 

Rapordaki 3 öneriyi önemsediğini söyleyen Özilhan, “Hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının sağlanması çerçevesinde devletin tüm işlemlerinde hukukla bağlı olması ve etkin hak arama özgürlüğünün güvence altında olması. Çoğulcu ve katılımcı demokrasinin güçlendirilmesi; bütün vatandaşlar için tüm hak ve özgürlük alanlarının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarında geliştirilmesi, siyasette ötekileştirme, ayrımcılık ve nefret söylemleri ile mücadele edilmesi. Kuvvetler ayrılığını güçlendirmek için denge ve denetleme mekanizmalarıyla yargısal denetimin güçlendirilmesi, şeffaf, hesap verebilir, daha az merkeziyetçi ve etkin bir kamu yönetimi anlayışının yerleşik hale getirilmesi. Bu adımları atabilmek, geleceği hep beraber inşa edebilmenin temelini oluşturacaktır” dedi.

KASLOWSKİ: RAPOR 2 YILDA HAZIRLANDI

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Simone Kaslowski ise ‘Geleceği İnşa’ projesini tanıttı. Kaslowski, “Yeni ‘Bir Anlayışla Geleceği İnşa’ çalışması, geçmişimizden ve birikimlerimizden aldığımız güç ve enerjiden yararlanarak geleceğimiz için hazırladığımız bir yol haritası. Bu çalışma gelişmiş, saygın, adil ve çevreci bir Türkiye için toplumun istisnasız tüm kesimlerine yapılan, Türkiye’nin geleceğini beraber inşa etme çağrısıdır. Bu çalışmaya, iki yıl önce, dünyada iktisadi büyüme yaklaşımlarının radikal olarak değişim gösterdiği bir dönemde başladık. Yeni, adil ve sürdürülebilir bir küresel denge arayışı sürüyordu. Böyle bir ortamda ülkemizin geleceğinin yeni bir anlayışla inşa edilmesi, yeni bir hikaye yazılması ihtiyacı olduğunu dile getirdik. Yoğun çalışma kapsamında, Türkiye’nin ve TÜSİAD’ın geçmiş birikimlerinden yararlanıldı. Kapsamlı analizler ve öneriler içeren bu rapor, güncel siyasi tartışmalar veya konjonktürel unsurlara değil, ilkelere dayanan, uzun vadeli bir perspektif ile hazırlandı” diye konuştu. 

“KADINLAR HER ALANDA VAR OLMALI”

Laikliğin din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi olduğunu söyleyen Kaslowski, “Laiklik ilkesini özümsememiş bir toplumda eşit vatandaşlık kavramının ve bilincinin yerleşmesi çok zordur. Hatta imkansızdır. Vatandaşlık bilincinin olmadığı yerde ise modern ve demokratik bir toplumu kurmak, korumak güçleşir. Modern ve demokratik bir toplumun yapı taşlarından birisi de kadınların her alanda var olmasıdır. Kadınların toplumsal hayata katılmaları, tüm beceri ve enerjileriyle toplumun ilerlemesine ve değerlerini oluşturmaya katkıda bulunmaları ise, ancak laik bir ortamda gerçekleşebilir” ifadelerini kullandı. 

“YENİ BİR KALKINMA ANLAYIŞINA DUYDUĞUMUZ İHTİYAÇ ÇOK AÇIK”

1999 sonunda Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığının kabul edildiğini hatırlatan Kaslowski, “Bunu takip eden 2000-2007 yılları arasında Türkiye’de yasal ve anayasal reformların yapıldığı çok olumlu bir dönem yaşandı. Bu dönemde anayasadan ceza hukukuna, dernekler hukukundan medeni hukuka birçok alanda kanunlar çıkartılarak, AB normlarını kısmen veya tamamen karşılayan bir dizi reform hayata geçirildi. Hak ve özgürlük alanları genişledi, yargı bağımsızlığı, bireysel haklar, devlet-toplum ilişkileri ve hukukun üstünlüğü alanlarında çok önemli kazanımlar elde edildi. Türkiye’de o dönemde toplumsal enerji kabarmış, geleceğe güvenle bakmamızı sağlayan güçlü bir iyimserlik dalgası ülkenin her yanına yayılmıştı. Bu dönemin, son elli yılda en olumlu ekonomik gelişmenin yaşandığı dönem olması bir tesadüf değildi. Tüm bu gelişmelerin sonucuydu. Ne var ki 13 yıl sonra kişi başına gelirimiz 2007 seviyesinin dahi altına düştü. Çalışabilen nüfusumuzun iş gücüne katılım oranı ancak yüzde 50-55 civarında takılı kalıyor. Bugün işgücü piyasasında, en geniş tanımlı işsizlik oranımız yüzde 22 gibi oldukça yüksek bir seviyede, Dünya Adalet Projesi hukukun üstünlüğü endeksinde 139 ülke içinde 117’nci sıradayız. Bu tabloya baktığımızda bizim yeni bir kalkınma anlayışına duyduğumuz ihtiyaç çok açıktır” dedi.

YENİ NESİL BEYİN GÖÇÜ

“Çoraklaşmanın her anlamda vahim sonuçlarını yaşıyoruz” diyen Kaslowski, “En becerikli, eğitimli, yetenekli, hayalleri olan gençlerimiz, gözbebeklerimiz istikbali başka ülkelerde arıyor. Ülkemiz 1960’lardan beri göç veriyor. Ancak bugünkü göç yeni ve daha önce benzerini görmediğimiz, bizi kemiren bir göç. Genç işsizliği, özgürlük alanlarının daralması, güzel bir hayat kurabilme olanaklarının azalması da bu yeni nesil göçün hızlanmasına yol açıyor. Doktorlarımız, yazılımcılarımız, girişimcilerimiz, yaratıcı beyinlerimiz, geleceklerini başka yerlerde kurmak üzere ülkemizi terk ediyor. Bu durumu durduramaz ve tersine çeviremezsek ülkemiz insan kaynağı açısından da çoraklaşacak. Yeni bir anlayışla geleceğimizi inşa etmek, bizi bu olumsuz girdaptan da çıkartacaktır” diye konuştu. 

“20 YIL İÇİNDE KİŞİ BAŞI MİLLÎ GELİRİ 30 BİN DOLAR SEVİYESİNE YÜKSELTEBİLECEĞİZ”

Günümüzde refahın asıl belirleyicisinin ne yer altı kaynakları ne fiziksel sermaye ne de ucuz emeğe dayalı üretim olduğunu vurgulayan Kaslowski, “Yer altı kaynaklarına dayanarak zenginleşmiş ülkeler bulunmakla birlikte, gelişmiş ülke olmak için bu tek başına yeterli değildir. Toplumların refahının en önemli belirleyicileri maddi olmayan kaynaklarıdır. Bu çerçevede, çağın dinamiğini kaçırmamak, ileri ülkelerin gerisinde kalmamak için acilen ve tüm kaynaklarımızla, raporumuzun ısrarla vurguladığı şu üç unsuru ön plana çıkaracak bir seferberlik içine girmemiz gerektiğine inanıyoruz; ‘İnsani gelişme ve yetkinleşme, bilim, teknoloji ve inovasyon, siyasal, ekonomik, toplumsal kurumlar ve kurallar’. İnsan, bilim, kurumlar olarak özetleyebileceğim bu üç unsur bir bütünlük arz eder; eşzamanlı gelişme gerektirir, ‘içinden dilediğini seç-beğen-al’ menüsü değildir. Bu çalışmada yer verdiğimiz 105 ülkeyi kapsayan ekonometrik analiz şunu gösteriyor. İnsani gelişim, bilim-teknoloji ve kurumlarda kendimizi OECD ortalamasına çıkarmak için gereken adımları atabilirsek, 20 yıl içinde kişi başı millî gelirimizi mevcut seviyesinin 3 katından fazla olan 30 bin dolar seviyesine yükseltebileceğiz” ifadelerini kullandı. 

“EĞİTİMLİ, SAĞLIKLI, MUTLU İNSAN; KALKINMANIN HEM ÖZNESİ HEM DE HEDEFİDİR”

Eğitime ayrılan kaynakların artırılmasının zorunlu olduğunu dile getiren Kaslowski, “Eğitimli, sağlıklı, mutlu insan; kalkınmanın hem öznesi hem de hedefidir. İnsanı, eğitimli ve dijital çağın aradığı niteliklere sahip olmayan toplumların gelecek kuramayacakları artık nerdeyse bir matematik kesinlik haline geldi. Matematik demişken, matematik ve diğer bilimsel alanlarda ileri yetkinlik düzeyine ulaşamayanların, ayakta kalmakta çok zorlanacakları bir çağa girdik bile. Eğitimde bölgesel, sosyo ekonomik özellikler ve cinsiyete dayalı farklılıkların ortadan kaldırılması, özellikle okul öncesi eğitim başta olmak üzere eğitime ayrılan kaynakların artırılması zorunludur” dedi.

“İSTANBUL SÖZLEŞMESİ’NDEN ÇIKIŞ KABUL EDİLEBİLECEK BİR DURUM DEĞİLDİR”

İnsani gelişmişliğin en önemli göstergesinin kadınların toplumdaki konumu olduğunu söyleyen Kaslowski, “Gelecek dönemin en önemli toplumsal dinamiklerinden biri kadın haklarının ön plana çıkması ve savunulmasıdır. Bugün, Taliban Afganistan’ında dahi kadınların her türlü tehlikeye göğüs gererek kazandıkları hak ve özgürlükleri kaybetmeme mücadelesini verdiğini görüyoruz. Kadın hakları mücadelesi, kanımızca geri döndürülemeyecek ve döndürülmemesi gereken bir dinamiktir.  Osmanlı döneminden beri kadınların eşitlik mücadelesi verdikleri, pek çok gelişmiş ülkeden önce siyasal haklarına kavuştukları Türkiye’nin böyle bir dönüm noktasında İstanbul Sözleşmesi’nden çıkması kabul edilebilecek bir durum değildir” diye konuştu. 

“TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNİN İNŞASINDA GENÇLERİN FİKİRLERİNİ ALACAĞIZ”

‘Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa’ raporunun yalnızca milli gelir, kişi başına gelir, istihdam rakamlarıyla ilgilenen, kalkınmanın, refahın yalnızca maddi/parasal yönünü öne çıkaran bir rapor olmadığını belirten Kaslowski, “Çalışma, ortak bir gayeye sahip, enerjisini, kendisiyle kavga etmeden bu yöne akıtabilen bir toplum haline gelebilmemizin çerçevesini belirliyor. TÜSİAD olarak kuruluşumuzun 50. yılında, içinde bulunduğumuz koşulların nedenleri ne olursa olsun, ülke olarak birikimlerimizin bizi ekonomik ve toplumsal olarak çok daha iyi seviyelere getirebileceğine inanıyoruz. Ortak geleceğimizi, kimseyi geride bırakmadan inşa etmek için toplumsal dayanışmaya ve iş birliğine ihtiyacımız var.  Bu çalışmayı ülkemizin geleceği için fikir üreten, çalışan tüm politika yapıcıların, kanaat önderlerinin, akademinin, farklı toplum kesimlerini temsil eden sivil toplum örgütlerinin, basının ve vatandaşlarımızın tartışmasına ve geliştirmesine açıyoruz. Ülkemizin geleceğini ilgilendiren her konuda en başta gençlerin söz sahibi olması gerektiğini düşünüyor, raporumuzu, geleceğimiz olan gençlerle buluşturuyoruz. Ülkemizin her bölgesinden katılımla gerçekleştireceğimiz gençlik çalıştaylarıyla Türkiye’nin geleceğinin inşasında gençlerin fikirlerini alacağız” diye konuştu. 

 

 

 

 

- Reklam -