TÜRKİYE’NİN TEK, ANKARA’NIN İLK VE TEK EĞİTİM VE KÜLTÜR MERKEZİ: “EĞİTİM DOKTORU”

0
9

Türkiye’de tek, Ankara’da ilk ve tek eğitim ve kültür merkezi olarak kurulan ve farklı bir konsepte sahip olan Eğitim Doktoru, kurucusu öğretmen Behçet Karabulut tarafından tanıtıldı.

Esma ALTIN/ANKARA

Eğitim sektörüne farklı bir boyut kazandıracak ve farklı konsepti ile öğrenmede açısından öğrenciler için farklı bir deneyim yaratacak Türkiye’nin tek, Ankara’nın ilk ve tek eğitim ve kültür merkezi Eğitim Doktoru, kurucusu öğretmen Behçet Karabulut tarafından Ankara basınına tanıtıldı. Türkiye’deki kurs merkezlerindeki klasik yapıdan çok farklı olarak faaliyet gösteren ve eğitimin yanında öğrencilerin deneyim edinebileceği pek çok alan sunan Eğitim Doktoru, temelinde öğrencilerin kendilerini tanımaları ve kendilerini gerçekleştirebilmeleri ilkelerine dayanıyor. Öğrencilerin hangi alanda ya da konularda eksiklerinin olduğunu tespit etme ve bu yönde bir eğitim metodu geliştirme üzerine bir eğitim ve kültür merkezi olduklarını belirten Karabulut; “Eğitim doktoru, bir felsefesi, amacı, hedefi olan, temelde çocukların potansiyelini ortaya çıkartıp kendini ispatlayabileceği Maslow’un beşinci ilkesine yani kendini gerçekleştirebileceği bir plan, proje yapma sistemi olarak anlatabiliriz. Eğitim Doktoru’na bir öğrenci gelir, geldiği zaman da bu öğrencinin bir muayenesi yapılır. Dolayısıyla çocuklarımızın burada ilk başta check-up’ı yapılır ve eksikleri tek tek tespit edilir.” dedi.

- Reklam -

‘EĞİTİM DOKTORU, ÖĞRENCİLERİN KENDİNİ GERÇEKLEŞTİREBİLME İLKESİNE DAYANIYOR’

Eğitim Doktoru’nun mantığı ve amacı hakkında bilgi veren Karabulut, temel ilkelerinin öğrencilerin kendilerini gerçekleştirebilecek bir eğitim ortamı sağlamak olduğunu belirterek sözlerine şöyle devam etti; “Eğitim doktoru, bir felsefesi, amacı, hedefi olan, temelde çocukların potansiyelini ortaya çıkarıp kendini ispatlayabileceği Maslow’un beşinci ilkesine yani kendini gerçekleştirebileceği bir plan, proje yapma sistemi olarak anlatabiliriz. Eğitim Doktoru’na bir öğrenci gelir, geldiği zaman da bu öğrencinin bir muayenesi yapılır. Muayene dediğimiz şey de şudur: Öğrencilerimizi iki tane sınava tabii tutarız. Bu iki tane sınavdan bir tanesi mesleki yönelim envanter sınavıdır, diğeri de akademik hazır bulunuşluk sınavıdır.  Bu olayı bir ön muayene gibi düşünebiliriz. Öğrencimizin eğitim hakkında hangi eksikliği varsa biz ona hastalık gibi bakıyoruz. Bir kişinin başı ağrıyorsa ona romatizma ilacı vermiyoruz. Matematiğe ihtiyacı varsa fizik vermiyoruz. Fiziğe ihtiyacı varsa tarih vermiyoruz. Hangisine ihtiyacı varsa sırf onu veriyoruz aslında. Eğitim Doktoru’nun mantalitesi budur. Bir öğrenci çok başarılıdır, fen lisesinde okuyordur, eksikleri çok azdır. Ancak siz bu çocuğa en baştan hiçbir şey bilmiyormuş gibi normal aynı sınıfa koyup ders anlattığınız zaman çocuğu çok başarılı kılmazsınız, hatta çocuğun daha başarılı olmasını engelleyen setler döşemiş olursunuz. Çocuk zaten biliyor ve bildiği şeyleri bir daha söylemenin bir anlamı yok. Ama böyle bir durum da var.”

Eğitim Doktoru’na gelen bir öğrencinin ilk başta eksiklerinin tespit edildiğini ve buna göre bir tedavi yönetimi uygulandığını belirten Karabulut, şunları kaydetti; “Çocuklarımızın burada ilk başta check-up’ı yapılır ve eksikleri tek tek tespit edilir. Edildikten sonra öğrenci bir acil servise, iki normal servise, üç yoğun bakıma yönlendirilir. Eğer öğrencinin gerçek anlamda okuma, anlama, yorumlama , matematiksel düşünebilme becerisi ile alakalı bir problemi ya da ders çalışma ve zaman yönetiminde bir sıkıntısı varsa ve bununla alakalı eksikleri varsa bu öğrenci direkt acil servise alınır. Acil servisteki öğrenci en fazla üç ya da dört kişi olarak eğitim alır veya tek başına eğitim alır. Biz buna acil servis diyoruz. Çocukların ders çalışırken oturma şekillerinde bile problemler olabiliyor. Yani 20 dakika oturup hemen kalkan, sürekli olarak yer değiştiren, kendini bir türlü derse veremeyen alışkanlıklar da var. Yine zamanı yönetemiyorsa, ne zaman kalkıp ne zaman yatacağını bilmiyorsa, ne zaman arkadaşlarıyla beraber sosyalleşebileceğini, ne zaman derse ve okula zaman ayıramayacağını bilmiyorsa bu çocukları acil servise alıyoruz. Acil serviste çocuğumuz üç tane eğitim alıyor. Okuma, anlama, yorumlama ve zaman yönetimi; matematiksel düşünme becerisi, son olarak da beyni etkin kullanma eğitimi alıyor. Bunları aldıktan sonra öğrencimiz direkt servise gidiyor. Servis dediğimiz de şudur: çocuğa normal dersin anlatıldığı kısımdır. Yani hangi eksiği varsa, tespit edilen fizik, kimya, matematik, tarih, coğrafya, felsefe ya da fen bilgisi, İngilizce, Türkçe, sosyal bilgiler derslerinden hangisinde eksikleri varsa bu çocuğumuz o eğitimi almaya devam ediyor.”

‘ÖĞRENCİLERİMİZİN EKSİKLERİNİ GİDERMEK İÇİN BİR DOKTOR EDASIYLA REÇETE YAZARIZ’

Burada eğitime devam etmekle de olay bitmiyor. Örneğin; öğrencimiz bu eğitimleri aldı. Aldıktan sonra halen eksikleri mutlaka olacaktır. Çünkü çocuklarımızın hepsinin zihinlerinin algılama kapasiteleri ve potansiyelleri parmak izi gibidir, birbirlerinden çok farklıdır. Dolayısıyla ben aynı şeyleri anlattım, bütün çocuklar aynı şeyi anlayacak diye bir mantalite yok. Mutlaka herkes farklı anlayacaktır. Bu zihinsel duruşla da alakalı bir durumdur. Örneğin; aynı kişiye baktıkları halde resim çizin desek farklı resimler çizilecektir. Öğrenciler de eğitim hayatlarında ve akademik ortamlarında böyle birbirinden farklılıklar gösterir. Bundan dolayı biz de bu farklılıkların farkında olarak şunları söylüyoruz: Zihin olarak çocuğun asıl ön portreyi görmesini istiyorsak, çocuk yan taraftan baktığında bunun eksikliğini gidermek için tekrar geri onu ön tarafa koymamız gerekiyor. İşte biz buna reçete diyoruz. Öğrencilerimiz deneme sınavlarına girdikten sonra eksikleri belli, matematikten şu sorular, fizikten şu sorular, fenden şu sorular vs. hangi sorudan hangilerini yapamadıysa rehberlik servisi sırf yapamadığı sorularla alakalı öğrenciyi tekrar yoğun bakıma alır ve haftalık olarak yapamadığı, anlamadığıyla alakalı sorular vererek bir reçete hazırlar. Bu reçete öğrencilerin hepsinde birbirinden ayrı ve farklıdır. Çünkü hepsinin yapamadığı sorular birbirinden ayrıdır. Dolayısıyla, bunun sanki bir doktor edasıyla öğrencinin muayenesi yapılır, eksikleri tespit edilir, normal servis, normal ders ya da yoğun bakıma alınır. Alındıktan sonra servise çıkarılır, normal dersler verilmeye devam edilir ama bununla da bırakılmaz. Bir doktor edasıyla çocuklarımıza reçete yazılır.”

Öğrenmenin kalıcı olması ve hayat boyu devam edebilmesi için öğrenilen şeyin gerçek hayattaki karşılığının öğrencilere somut bir şekilde gösterilmesinin önemine dikkat çeken Karabulut, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeni nesil sorular olarak adlandırdığı soru yöntemleri hakkında bilgi verdi ve şunları anlattı; “Burada en önemli mevzu şu: Yeni nesil sorular dediğimiz sorular var. Bakanlık bu konudaki gerekli tedbirleri aldı. Yeni nesil soruları çok abartmamak lazım. Aslında yeni nesil sorudan kastımız şudur: Okulda görmüş olduğunuz derslerin hayatımızdaki karşılığını göstermektir. Açıyı anlatırken kapıyı açıp anlatırsınız. Pi sayısını anlatırken bir daire çizerseniz etraftan adımlarsınız, bir de çaptan adımlarsınız, bir hesap edersiniz. Manometreyi alırsınız, üst katlara çıkarsınız, üst katlara çıktıkça hava basıncının azalacağından dolayı manometredeki düşüşü hesap edersiniz. Bunların hepsi yeni nesil sorudur. Kısacası hayattaki karşılığını önceleyerek somutlaştırmak, biraz daha kalıcı hale getirir. Şu anda Milli Eğitim Bakanlığı bunu çok önceliyor ve öngörüyor. Güzel bir şey de yapıyor. Çünkü çocuk bundan sonra şunu sormuyor: ‘Hocam ben bu dersi alacağım ama bu benim hayatta ne işime yarayacak?’, demiyor. Hayatta ne işe yarayacağını gösterebilecek örneklerle bir soru tipi gündeme gelmiş durumda. Eğitim Doktoru da bunu çok önemseyerek, gerçek anlamda yazar kadrosuyla, öğretmen kadrosuyla bunu çok önceleyen ve öne alan bir sistem uyguluyor. Bir öğrenmede 5 duyu organınızı kullanırsanız öğrenme kalıcı oluyor. Duyu organları aslında günümüze 7’ye çıktı. Tatma, dokunma, görme, koklama ve işitmenin yanında; denge ve zaman da eklendi. Bunlar da bir duygudur aynı zamanda. Bu duyu organlarını tam kullandığınız zaman öğrenme kalıcı hale geliyor. Bu nedenle Eğitim Doktoru’nda öğrenci, öğretmen örneğin; tarih dersi anlatırken o döneme ait kıyafetlerde derse girdiği zaman çocuk o anı canlandırıyor gözünde ve heyecanlanıyor. YKS ve LGS’de özellikle, okullara takviye derslerinde bunlar çok anlam ifade ediyor. Bu sırf kurs meselesi.”

‘EĞİTİM DOKTORU SADECE KURSTAN İBARET DEĞİL, MANTALİTEMİZ 5K’

Eğitim Doktoru’nun çocukların eğitimi yanında akademik, sosyal ve hayat becerileri anlamında da pek çok imkan sağladığını vurgulayan Karabulut, Eğitim Doktoru’nda 5K mantığının işlediğini söyledi ve bu konu hakkında şu bilgileri verdi; “ Eğitim Doktoru kurstan ibaret değil. 5K dediğimiz bir olayımız var. Eğitim Doktoru’na giren bir öğrenci kursu alır, aldıktan sonra ne ister? Öğrenci bir kere sosyalleşmek ister, aradığı materyalleri bulmak ister, çok sessiz bir ortamda ders çalışmak ister, aynı zamanda sırf ders değil, dersin dışında kültürel etkinliklerden etkilenmek ister. Bir bilim adamı, bir öğretmen, bir konuşmacı, bir gazeteci kendi alanında uzman olan birinden mesaj dinlemek ister. Etkilenmek ister. Öğrenci etkilenmek için dolaşır ve etkilendiği şeyi de kesinlikle yapar. Özellikle ergenlik dönemi dediğimiz yıllarda çocukları bir yere savuran şey etkilemek ile alakalı bir olaydır. Etkilemek de zihinde ani sinaps oluşması anlamına geliyor. Bu nedenle ergenlik döneminde öğrenilen ve etkilenilen şeyler hayat boyu unutulmaz. Çünkü ergenlik döneminde beyin hızlı bir şekilde ağ oluşturur. Bu da etki ile alakalı bir olaydır. Etkilediğiniz, şaşırttığınız zaman bu beyinde kalıcı olur. Çocuk bunu da ister. Dolayısıyla eğitim doktoru bu bağlamda 5 tane ortam hazırlamıştır. Birincisi, öğrenci kursunu alır. İkincisi öğrenci bütün materyalleri bulması için kitap satış ve kitap okuması için bir ortam hazırlanır. Türkiye’nin en ünlü yazarları Eğitim Doktoru bünyesinde yer alıyor. Üçüncü olarak öğrenci sosyalleşme ister, kafeterya ister, arkadaşlarıyla konuşmak, paylaşmak ister, öğrenmek ister, öğretmek ister, öğrendiğini anlatmak ister. Bu da birebir diyalog ile alakalıdır. Eğer bu ortamı hazırlamazsanız bunu gider farklı ortamlarda yapar. Kontrolü kaybedebilirsiniz. O anlamda da Eğitim Doktoru öğrencilerin kendi aralarında iletişim kurabilmesi için bir kafeterya ortamı hazırlamıştır. Dördüncü olarak, öğrenci ders çalışmak ister, sessiz ortam ister, kendini adapte edip rahatsız olmadan ders çalışacağı bir ortam ister. Bununla alakalı da öğrenciye Eğitim Doktoru bünyesinde kitapların da bulunduğu bir kütüphane tahsisi edilmiştir. Beşinci olarak, öğrenci kültürel etkileşimde bulunmak ister. Duymak, dinlemek ve duyurmak, dinlenmek ister. İşte bununla da alakalı olarak Eğitim Doktoru bünyesinde, kültür merkezi olan ve aynı zamanda söyleşilerinin yapıldığı hem velilerin hem öğrencilerin hem de bu işe merak duyan herkesin gelip vakit geçirebileceği bir kültür amfisi bulunmaktadır. Kısacası Eğitim Doktoru olarak 5K dediğimiz bir model o-uygulamaktayız. Bunların hepsi temelde öğrencinin kendini bulması, kendini keşfetmesi ve Maslow’un beşinci ilkesi olan kendini gerçekleştirmesi için yapılan fiziksel bir ortamdır. Bu bağlamda elimizden geldiğinde gerekenleri yapmaya çalışıyoruz.”

‘DIŞARIDAN GELENLER İLK GÖRDÜĞÜNDE ÇOK ŞAŞIRIYOR’

Türkiye’deki standart kurs modelinden hem eğitim-öğretim hem de konsept ve yapı olarak farklı olmasının şaşırtıcı bir durum yarattığını ifade eden Karabulut, Eğitim Doktoru’nda benimsenen modelin yaygınlaştırılmasının Türkiye eğitim-öğretim alanı için çok faydalı olacağını savundu. Hem zihinsel hem de fiziksel faaliyetlerin bir arada sunulduğu Eğitim Doktoru’nda öğrencilerin kendilerini rahatlıkla gerçekleştirebileceklerini dile getiren Karabulut; “Bu konsepti, dışarıdan arkadaşlarımız geldiği zaman ilk gördüklerinde çok şaşırıyorlar. Çünkü burası standart bir kurs modelinde değil. Onlara göre çok atıl alanlar var. Bu kadar boş bir alan bırakmışsınız, bunların yerine keşke derslik yapsaydınız diyenler var. Fakat biz böyle düşünmüyoruz. Eğer gerçek anlamda bir nesle katkı sağlamak istiyorsanız, bir nesli yetiştirmek istiyorsanız fiziksel anlamda bu ortamı sağlamalısınız. Yani çocuk sırf kursunu alıp kaybolup, nereye gittiği belli olmayan, annenin babanın kaygısını artıran bir ortam durumunda olan birçok kurs merkezimiz var maalesef ve takip etme ihtimaliniz yok. Fakat burada öğrencilerimizin hem kültürel hem akademik hem sosyal hem de zihinsel takibini yapma imkanımız var.  Bunu takip edebiliyorsanız öğrencimizi çok rahatlıkla kendini gerçekleştirebilirsiniz. Eğer bu tarz konsept kurumlar Türkiye’de yaygınlaşırsa eğitim çok farklı boyutlara gelecektir diye düşünüyorum.” şeklinde konuştu. 

- Reklam -