Türk Tarih Kurumu

2
615

Türk Tarih Kurumu, Türkiye Cumhuriyeti’ne devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bir armağanı. Osmanlı döneminde Vak’anüvislik kurumu vardı. Devletin resmî tarihini, kendilerine vak’anüvis denilen atanmış kişiler yazardı. Genel olarak ilk vak’anüvistin Halepli Mustafa Naima Efendi, son vak’anüvistin ise Abdurrahman Şeref olduğu kabul edilmektedir.


Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda devlet her alanda kontrolü elinde tutmak zorundaydı. Bu yüzden dinî konularda yetkili Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. Kültür konusunda aydınlatma ve ufuk açma görevi de yeni kurulan Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu’na bizzat Atatürk tarafından verildi. 1933’de yapılan Üniversite Reformu ile üniversitede bulunması sakıncalı görülen öğretim üyeleri ve idareci kadro üniversiteden uzaklaştırılarak bir anlamda üniversite de yeniden kurulmuş oldu. Böylece “Cumhuriyetin Kazanımları” yeni nesillere kesintisiz ve firesiz aktarılacaktı. 1935 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin açılması da aynı amaca yönelikti.

1950 yılına kadar bu kurumlar kendi klasik çalışmalarını uyguladılar. 1950’den sonra da Türk Tarih Kurumu’nun işleyiş yapısında büyük bir değişiklik olmadı. 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra Kenan Evren her şeye “çeki-düzen” verirken bu kurumlara da “çeki-düzen” vermekten geri kalmadı. Ancak genel olarak “aşırı sağ ve aşırı sol” tasfiye edilirken Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Atatürk Araştırma Merkezi bir çatı altına alınarak Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu oluşturuldu. Kurumun en tepe noktasına da “kurucu başkan” olarak emekli Korgeneral Suat İlhan Paşa getirildi. Paşamızın kurucu üyeliği 1983- 1991 tam 9 yıl sürdü. 1991’de Yüksek Kurumun başkanlığına bir sivil atandı. Atatürkçülüğü müsellem Jinekolog Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Atatürk’ün kurduğu bu kurumun başına getirildi.


DTCF’den Prof. Dr. Yaşar Yücel Türk Tarih Kurumu’nun başına getirildi. Yücel, sağ ile, sol ile pek işi olmayan, aranılan ölçülere sahip bir öğretim üyesi idi. Ama devlet yine de kontrolü elden bırakmak istemiyordu. Yeni başkan ne olursa olsun bir “sivil” idi ve sivillere fazla güvenmek de doğru olmazdı. Bu yüzden emniyet sübobu olarak Genel Sekreterliğe bir emekli asker getirilmesi uygun bulundu. Türk Dil Kurumu’nda ise Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun, DTCF’den Prof. Dr. Hamza Zülfikar ve Prof. Dr. İsmail Parlatır gibi isimlere görev verildi. Son olarak Ankara Üniversitesi İnkılap Tarihi Enstitüsü müdürlüğü görevi de Prof. Dr. Aydın Taneri’ye verilerek devlet kesin duruşunu açığa vurmuş oluyordu.
Bu ilerleme karşısında kendisini dışlanmış olarak gören “sol” kesim Türk Tarih Kurumu’na alternatif olarak Tarih Vakfı’nı; Türk Dil Kurumu’na alternatif olarak da Dil Derneği’ni kurarak başına iyi bir tarihçi olan merhum hocam Prof. Dr. Şerafettin Turan’ı getirdi. 1933’lerde ele alınan bayrak tam 50 yıl sonra başka bir ekibe teslim edilmiş oluyordu.

Bunu Cumhuriyetle, Atatürk ile, Atatürkçülük ile açıklamak da kendi içerisinde bir takım sorular doğuracaktır. 1983’de gelen ekibin Atatürkçü olmadığını söylemek de aynı şekilde hiç kolay değil.
Yaşar Yücel’den sonra Türk Tarih Kurumu’nun başına pek çok isim geldi. İlahiyatçı tarih hocalarım Neşet Çağatay ve İbrahim Agâh Çubukçu vekâleten bu makama oturdular. Yaşar Yücel’in 9 yıllık rekorunu 15 yıl başkanlık makamında kalan Yusuf Halaçoğlu kırdı. Daha sonra Ali Birinci, Metin Hülagu ve Refik Turan bu koltuğa oturdular. Merhum Yaşar Yücel dahil olmak üzere bu başkanların tamamı ile çalıştım ve hepsinin nasıl atandıklarını ve nasıl çalıştıklarını biliyorum.

Hiç birisinin atanması medyada bu kadar ses getirmedi. Ancak Refik Turan’dan sonra Türk Tarih Kurumu başkanlığına atanmış olan Prof. Dr. Ahmet Yaramış’ın bu göreve getirilmesi (haklı veya haksız) hep gündemde tutulmaya ve siyaset malzemesi yapılmaya çalışıldı. Oysa devletin bir kurumuna yapılan sıradan bir tayindi ve olağan dışı hiçbir yönü yoktu.
Bu atama, İş Bankası gelirlerinden Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun belirli bir hisse almasının siyasi zeminde tartışıldığı bir zamana rastlamamış olsaydı belki de bu kadar gürültü çıkmayacaktı. Ama tartışmanın odağında 468 Milyar TL aktif büyüklüğe sahip bir bankanın hukukî durumu olunca değerli öğrencim, Yakınçağ tarihçisi Prof. Dr. Ahmet Yaramış da tartışmanın içine çekilerek malzeme yapılmak istenildi.


Siyasî kararları elbette siyasiler tartışacaklar. Sonuçta en son sözü yine yargı söyleyecek. Yasanın kestiği parmak acımaz. Ama Türk Tarih Kurumu gibi bizzat Atatürk’ün kurduğu ve üzerine titrediği bir devlet kurumunun bu tartışmanın dışında tutulması gerekir.
Ben Türk Ceza Kanunu’nda “bir vakfın il yönetim kurulunda görev almış olmak” diye bir suçun olduğunu sanmıyorum. Tıpkı “İskilipli olmak” diye bir suç olmadığı gibi. Bir zamanlar Merkez Bankası Başkanlığı’na atama yapılırken böyle seviyesiz, yakışıksız suçlamalar yapılmıştı: Efendim apartmanda ayakkabılarını kapının dışarısında bırakıyormuş, eşinin başı kapalıymış, vs. Bunlar gerçekten yapılması şık olan, gerekli olan eleştiriler değil.

İlmi yeterliliğini tartışmak ise onu yetiştiren, Doktor, Doçent, Profesör yapan bütün öğretim üyelerine hakaretten başka bir şey değildir. Kendisi benim DTCF’de 4 yıl öğrencim oldu. Sessiz, çalışkan, efendi bir öğrenci olarak bilirim. Ben şimdi 72 yaşında emekli bir öğretim üyesi olarak bunları yazdığımda bile bazıları hemen bir çıkar ilişkisi arama çabasına girebilirler.

Türk Tarihçiler Birliği grubumuzda atama kararını duyurduğumuzda bazı arkadaşlarımız bizi üzen yorumlar yapmakta sakınca görmemişlerdi. Hatta bir jinekolog Tarih Kurumu’na nasıl başkan yapılır, diyen olmuştu. Belki de torunum yaşında olan tanımadığım bir delikanlı, iktidardan bir beklentimiz olduğu yorumu getirebiliyordu. Her şeyi düşünebilir, her düşündüğünüz yazabilirsiniz. İstediğiniz tenkidi getirebilirsiniz. Ama akıl ve vicdan ölçüleri içerisinde.
Bir kimsenin haksız yere siyasî linç edilmek istenilmesi benim aklıma ve vicdanıma uymuyor. Hele bu kişi benim eski öğrencilerimden birisi olursa.


Sözlerimi Büyük Ata’mızın şu anlamlı sözü ile bitirmek istiyorum:
“Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir.
Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır”.

2 YORUMLAR

  1. Hiç birisinin atanması medyada bu kadar ses getirmedi. Ancak Refik Turan’dan sonra Türk Tarih Kurumu başkanlığına atanmış olan Prof. Dr. Ahmet Yaramış’ın bu göreve getirilmesi (haklı veya haksız) hep gündemde tutulmaya ve siyaset malzemesi yapılmaya çalışıldı. Oysa devletin bir kurumuna yapılan sıradan bir tayindi ve olağan dışı hiçbir yönü yoktu.
    Bu atama, İş Bankası gelirlerinden Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu’nun belirli bir hisse almasının siyasi zeminde tartışıldığı bir zamana rastlamamış olsaydı belki de bu kadar gürültü çıkmayacaktı. Ama tartışmanın odağında 468 Milyar TL aktif büyüklüğe sahip bir bankanın hukukî durumu olunca değerli öğrencim, Yakınçağ tarihçisi Prof. Dr. Ahmet Yaramış da tartışmanın içine çekilerek malzeme yapılmak istenildi.

  2. Türk Tarihçiler Birliği grubumuzda atama kararını duyurduğumuzda bazı arkadaşlarımız bizi üzen yorumlar yapmakta sakınca görmemişlerdi. Hatta bir jinekolog Tarih Kurumu’na nasıl başkan yapılır, diyen olmuştu. Belki de torunum yaşında olan tanımadığım bir delikanlı, iktidardan bir beklentimiz olduğu yorumu getirebiliyordu. Her şeyi düşünebilir, her düşündüğünüz yazabilirsiniz. İstediğiniz tenkidi getirebilirsiniz. Ama akıl ve vicdan ölçüleri içerisinde.
    Bir kimsenin haksız yere siyasî linç edilmek istenilmesi benim aklıma ve vicdanıma uymuyor. Hele bu kişi benim eski öğrencilerimden birisi olursa.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz