Türk Sinemasında kadın algısı

0
115

Türk sinemasında işlenen ve işlenmeye devam edilen bir konu, kadın. Kadına dair birçok sorunun ele alındığı sinemada sorunların ismi her zaman farklı. Kimi zaman şiddet, kimi zaman tecavüz, kimi zamansa erken evlilikler. Toplumsal bir sorun haline gelen bu meseleler senaristler ve yönetmenlerin gözünden kaçmamış. Fakat iyi işlenen bir film bulmaksa epey zor.

Yıllarca Yeşilçam sinemasında ve dünya sinemasında kadın sadece bir obje olarak görülmüş ve ataerkil anlayış sinemaya hâkim olmuştur. 1980’lerde feminist hareketlerin güçlenmesiyle bu tip anlatılar ortaya çıkmış fakat kadın sorunlarının üzerine gitmek gibi bir çabada gerçekleşmemiş.
90’lı yıllarda da erkek sineması haline gelen Yeni Türk Sineması akımında kadın yine ataerkil sistemden ayrı düşünülememiş ve özne olma sorunu çözülememiş.

Genelde sinemada kadınlar erkeklerin yanında bir yardımcı rol olarak düşünülürken kadın sorunları düzene ve yaşam tarzlarına bağlanmış. Erkek egemen yapısının bununla ilgili bir sorun teşkil ettiği düşünülmemiş.
50’li yıllarda kadın uzlaşmacı ve anaç bir yapıyla ele alınmış. Herhangi bir şekilde isyanı söz konusu bile olmayan kadın algısı yaratılmıştır. İzleyiciye direkt olarak sunulan hatta diretilen bu algı hâkim olmuştur. 1980’li yıllara gelindiğinde kadını modern bir şekilde betimlemeye çalışan akımlar aslında yine kadını iş hayatının yanında evde ki görevini de unutmaması gerektiği gibi bir algıdan öteye götürmemiştir.

- Reklam -

80’li yıllarda erotik film furyasında kadın yine hak etmediği biçimde cinsel bir obje olarak kullanılmış. Zamanın siyasi şartlarında insanları düşünmekten mahrum bırakmak amacıyla ortaya çıkan sinema algısında, insanın asalaklaşma süreci yine kadını yermek ile yapılmıştır. Her gün atılan ahlakçılık naralarına rağmen bu devlet izni ile yapılmıştır. Ticari kaygı ve düşünsel manüplasyon amacı her şeyin önüne geçmeyi başarmıştır.Sinemada kadının işlenişindeki büyük yanlışlardan bir tanesi de; kadına şiddeti meşrulaştıran mesajlar. Aldatan kadın, çocuğunu bırakan anne gibi içeriklerin kadın üzerine bir yafta gibi yapıştırılıp insanlara sunulması, toplumdaki algıyı zedelediği gibi şiddeti meşrulaştıran bir biçimde izleyiciye sunulmuştur.


Böyle bir furyanın arasında yen ve protest tarzın tohumlarını atmış Yılmaz Güney sinemasında bile algı çokta ileri taşınmamış yerinde saymıştır.Güçlü kadın modeli ne kadar gösterilmeye çalışılsa da bu kadar hatalı tanımın arasında iyiler tabi ki bir köşede kalmıştır. Örneğin, kendi hayatını kurmak için çabalayan dul kadın ne kadar başarılı olsa da dul olduğu için toplum tarafından yanlış bir şekilde algılanmıştır. Toplum içinde sinemada diretilen bu algı değişmeyen kafaları daha da sabitleştirmiş ve belki de yerinde saymaya mecbur bırakmıştır. Özgürlükçü ve entelektüel denilebilecek birçok sinema yönetmeni bile ataerkilliğin içinde boğulmuştur.
Sinema gerçekliğin işlenmiş halde ortaya konulduğu bir alan olsa bile, bu şekilde kadın cinayetleriyle yanıp tutuşan bir ülke için bazen gerçek olanı değil de gerçekte olması gereken şeyleri sunmakta fayda var.
Maksat sinemada özgürlükçü algıyı yaymak ve kadının hak savaşında destek olmaksa eğer ilk önce yönetmen ve senaristler bunları kendi içlerinde yapmalılar. Çünkü dar alanda kısa paslaşmalar yapmak yerine, akılları geniş tutup savaşlarını da yüceltmeliler.

- Reklam -

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz