Toplumsal trajedimiz!

73

Türkiye Cumhuriyeti, ürkütücü bir mali tutsaklık, gelir dağılımı adaletsizliği, dejenere edilmiş bir ulusal dil, itibarsız bir ulusal para, bölünmüş bir halk ve yeryüzünden izole edilmiş bir durumdadır!

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu esnasındaki umut ve heyecanı daha iyi anlamak açısından Cumhuriyet öncesi yakın dönem Osmanlı tarihine kısa bir bakış yararlı olacaktır.

Yakın Çağ’ın başlarında (1789 ve sonrası) 4 milyon kilometrekare toprağa sahip olan Osmanlı Devleti, 1881 yılında mali iflasını ilan ediyordu. Bu mali iflası, siyasi ve askeri iflaslar takip edecekti. Öyle ki, Birinci Dünya Savaşı’nın arifesinde 2 milyon kilometrekare toprağa sahip olan Osmanlı Devleti’nden, Cumhuriyete 814.578 kilometrekare toprak miras kalmış, tarihte pek az ulus bu denli kısa bir sürede böylesine ürkütücü bir coğrafi daralma yaşamıştır.

Türk toplumu 18. ve 19. yüzyılları Türk-Rus savaşlarıyla (1711 Prut, 1774 Küçük Kaynarca, 1792 Yaş, 1812 Bükreş, 1829 Edirne, 1856 Paris ve 1878 Ayastefanos) geçirdikten sonra, 20. yüzyılın başlarındaki 11 yıla ise dört savaş (1911 Trablusgarp, 1912 Balkan, 1914- 1918 Birinci Dünya ve 1919-1922 Kurtuluş Savaşı) eşlik etmiştir.

Belirtilen savaşlar sonucu Anadolu’daki nüfus dul ve yetimler ordusu haline gelmiştir. Sadece Çanakkale Cephesi’nde 250 bin, Sarıkamış’ta ise 90 bin asker (donarak) şehit olmuştur. Yaşanan ürkütücü coğrafi daralma sonucu Anadolu ise Türklerin sığınabileceği son kale olarak, kutsal bir vatana dönüşmüştür.

Mustafa Kemal, 57 yıllık ömründe dört savaş yaşamış birisi olarak, savaş sayfasını 1922 yılında kapattıktan sonra, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ne çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmayı hedef göstermiştir. Mehmet Akif Ersoy, “Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı / Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı” dizelerine İstiklal Marşımızda yer verirken, “On yılda yarattık on beş milyon genç” ifadesi ise Onuncu Yıl Marşımızda yerini almıştır. Toprak diyerek geçmeyip tanımamız istenen toprakları; günümüzde mafya yağmalarken, milyonlarca genç ise Türkiye’nin geleceğinden umudunu keserek ülkeyi terk etmek İstemektedir. Doksan dört yıl önce, ulusal dil, ulusal ekonomi ve ulusal eğitim diyerek yola çıkılmış, bugün ise bunlardan eser kalmamıştır. Fırsatını bulan herkes çocuğunu yabancı dilde eğitim yaptıran okullara göndermeyi tercih etmektedir.

Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunda nüfusumuz 13 milyondu. Bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’nde ise 13 milyondan fazla insan açlık sınırında yaşamaktadır.

Mustafa Kemal “ Biz, sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir kitleyiz” diyordu. Bugün, “Öteki Türkiye”, “Beriki Türkiye” şeklinde iki ayrı Türkiye’den bahsedilmektedir.

Türkiye, dünyanın en kötü gelir dağılımına sahip beş ülkesinden biridir. 2017 yılının ilk yarısına ait bölüşüm göstergeleri, toplam gelirden “aslan payını alan İstanbul’un süper zengin gruplarıyla, diğer coğrafi bölgeler ve büyük illeri arasında derin uçurumlar olduğunu ortaya koymaktadır.

İstanbul’un yüzde 1’lik azınlığının ayda hanesine 27,5 milyon Türk Lirası girerken, yaklaşık 19 bin hanelik bu grubun geliri, Anadolu’nun birçok bölgesine ve büyük kentlerine giren tüm geliri geçmektedir. İstanbul’da en zengin ile en fakir arasındaki fark 1437’e ulaşmıştır.

Türkiye bu tabloyu daha fazla kaldıramaz. Jeolojik depremden korkulduğu

Kadar, toplumsal depremden de korkulması gerekmektedir.

Türk Sineması, mafyatik örgütlenmeyi, hukuksuzluğu gündeme taşırken, milyonlarca insan, kısa bir süre önce yayınlanan “İkinci Bahar” dizisini izliyor ve televizyon ekranları önünde gözyaşlarına boğuluyordu. ‘İkinci Bahar’ adlı televizyon dizisine yönelik abartılı sevgi insanımızın ruh sağlığının özellikle son 20 yıl içinde ne kadar da fazla bozulduğunun bir göstergesidir… Konu hakkında yazan herkes nedense bunu seyrederken ‘ağladığını’ mutlaka belirtmek ihtiyacını duyuyor…

…Bunun nedeni ne? Neden bu dizi bir toplumsal fenomen, adeta bir “hisler çılgınlığı” haline geldi? ‘İkinci Bahar’ dizisinin temaları şu şekilde sıralanıyor birçok uzman tarafından: Kardeşlik, yardımlaşma, sevgi, karşılıklı dayanışma, kadirşinaslık, feragat, fedakârlık. Anlayacağınız bugün bizim insanımızın çok büyük çoğunluğunda bulunmayan bütün özellikler bu dizide ana tema olarak kullanılıyor… Yani insanlar bu diziye ağlarken aslında kendilerinin durumuna, kaybettikleri hasletlerine, bir insanı güzel yapan özelliklerin kendilerinde bulunmamasına ağlıyorlar… İnsanımız artık kötü. Diğer insanlara ve büyük çoğunlukta kendi en yakınına bile kinle yaklaşma yaygın. Karşılıklı dayanışma yerini sürekli bir çatışmaya bırakmış. Bu çatışma her an kanlı bir vukuata dönüşme eğilimini de içinde taşıyor üstelik. Herkes birbirinden şüpheli…”

Gazetelerin üçüncü sayfaları, medeni ülkelerde en fazla iki celselik dava konusu

Olabilecek basit olaylar nedeniyle tüm ailesini, akrabalarını, çoluk çocuğunu öldüren garip insanların haberleriyle dolu…

Sevgisiz, sürekli başkalarını kandırmak için pusu kurmuş, parasal çıkarı için her an en yakınını bile satmaya hazır, başka bir insan için fedakârlık yapanları aptal olarak gören insanlar topluluğu, İkinci Bahar’ı seyrederken ağlıyorlardı. Ne kadar komik ama bir o kadar da trajik bir durum… Dizide kendi kaybetmiş oldukları insanlıklarına ağlıyorlar. Dizide hayatları anlatılan insan tipi 30 yıl önce vardı, artık onların bir daha geriye gelmeyeceğini bildikleri için yaş gözlerden çeşme gibi akıyor.

Yukarıda açıklanmaya çalıştığım toplumsal trajedimizin panoraması karşısında,

Ankara’daki siyasi iktidar hariç, toplumun önemli bir bölümü derin bir huzursuzluk ve çaresizlik yaşamaktadır.

Tanzimat Dönemi’nin nüktedan şahsiyeti Fuat Paşa, Avrupalı elçilere şöyle der: “Siz fısıldayın yalnız… Fakat sahneyi ve oynanacak rolleri bize bırakınız”. Fuat Paşa Batılılaşma çabalarında sefaretlere neden ihtiyaç duyulduğunu ise şöyle açıklar: “Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukarıdan biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet (padişah), cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise (halk) bir kuvvet hâsıl etmeye imkân yoktur. Bunun için pabuççu muştusu gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvet de sefaretlerdir.”

Toplumsal trajedilerimiz karşısında vicdanlarını ve zihinlerini tatile çıkaran siyasi iktidar, siyaseti ötenazi noktasına getirmiştir.

Türkiye’deki toplumsal trajedileri anlamayı ve çözmeyi gündemine taşımayan günümüzün siyaset anlayışı aslında tükenmiştir. Siyasetin boşluğu asla kaldırmayacağı şeklindeki malum gerçeği, siyasete ilgi duyan herkes bilmektedir. Türkiye’nin bugünkü fotoğrafı özellikle moral çöküntü açısından 1980’lerin Türkiye’sine benzemektedir.

Türkiye’de yaşanan toplumsal trajediler karşısında, vicdanını ve zihnini göreve çağırmayan siyasal iktidar, tıpkı 1980 darbesi öncesinin siyasal cepheleşme modelini benimseyen bir arayışla, “milli mutabakat cephesi” bu bataktan çıkış yolu aramaktadır. Oysaki 1980 öncesinin AP-MSP-MHP koalisyonlarının(Milliyetçi Cephe hükümetleri) memleketi getirdiği nokta 1980 Askeri darbesi olmuştur. Tarihi tekerrür ediyor! Ne yazık ki; toplumsal barış ve sivil siyasetin üzerine sonbahar sisi tüm koyuluğu ile çökmektedir.

Oysaki yapılacak iş bellidir. Siyasetin ve toplumsal barışın baharı, toplumsal sorunlarımıza çözüm getirecek gerçekçi sivil projelerin üretilmesinden ve bunların hayata uygulanmasından geçmektedir.