Selçuklu ve Moğollar arasındaki güç gösterisi ‘Medrese’ olup yükseldi

0
132

Selçuklu eserlerinin ağırlıkta olduğu Sivas’ta 1270’li yıllarda aynı anda yapımına başlanıp tamamlanan Gök Medrese ve Çifti Minareli Medrese, Selçuklu ile Moğol uzantısı İlhanlı devlet adamları arasındaki güç gösterisi sonucu oluşan hikayeleri ile dikkat çekiyor.

Bugün biri yeniden restore edilen, diğeri de kısmen ayakta duran iki yapı, o yıllarda yaşanan hakimiyet arzusunun, taş duvarlara yansıyan örneğini oluşturuyor. Sanat Tarihi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erdal Eser, yapıların o dönemin şartlarında devlet adamlarının karşılıklı meydan okuma anlamı içerdiğini ifade etti.

Sivas’ta yapımına aynı tarihlerde başlanan ve her ikisi de 1271 yılında tamamlanan iki önemli tarihi eser, geçmişteki siyasi satranç oyunlarının tezahürü iki tarihi bina olarak dikkat çekiyor. 1248 yılında Sivas’ın Suşehri ilçesi yakınlarında Selçuklular ile Moğollar arasındaki Kösedağ Savaşı yaşandı. Savaşı kaybederek geri çekilmek durumunda kalan Selçuklu Devleti’nin hakimiyet alanlarına, Moğolların uzantısı durumundaki İlhanlılar ortak oldu. Ancak her şeye rağmen hakimiyet alanlarını korumaya çalışan Selçuklu Devleti ile İlhanlılar arasındaki o dönem yaşanan güç savaşı, binalara da yansıdı. Sivas’ta aynı anda inşa edilen Gök Medrese ve Çifte Minareli Medrese de o dönem iki devlet adamının meydan okumasına dönüştü.

Selçuklu baş veziri olan Sahip Ata Fahrettin Ali, Gök Medrese’yi inşa ettirirken, İlhanlılar’ın Anadolu Genel Valisi Şemsettin Cüveyni ise hem de Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus’un bizzat yaptırdığı ve bugün kabrinin de içinde bulunduğu Şifaiye Medresesi’nin tam karşısına Çifte Minareli Medrese’yi dikti. Kendisini Anadolu Selçuklu sultanından üstün gören Cüveyni Çifte Minareli Medrese’nin kitabesine ‘Sahib-ül azam (baş vezir), sahib-i divan, dünya ve dinin güneşi’ gibi unvanlar yazdırdı. Sivas Gök Medrese kitabesinde ise Sahip Ata Fahrettin Ali, daha önce yaptırmış olduğu eserlerde devamlı kullandığı ‘Allah’ın rahmetine muhtaç kul’ ifadesini kullanmayarak, kendisi için ‘Sahib-ül azam (baş vezir), hayır ve iyilikler sahibi, din ve devletin övünç kaynağı’ gibi yüceltici ve meydan okuyucu unvanlar kullandı. Her iki yöneticinin de kitabelerde, devletlerinden çok kendilerini yüceltmeleri ve rekabetlerini yansıtmaları açısından dikkat çekiyor. 

Benzer şekilde tasarlanan her iki yapı da dört eyvanlı, açık avlulu ve çift katlı inşa edildi. Rekabet nedeniyle acele yapılan eserlerin taç kapılar hariç diğer kısımlara özen gösterilmemesi bugüne de yansıdı. Çifte Minareli Medrese’nin kapı ve minare harici bugün bulunmazken, uzun yıllar bir kısmı harap durumdaki Gök Medrese duvarları ise 20 yıl süren bir restorasyon ile ayağa kaldırıldı.

Sivas Çifte Minareli Medrese’de bitkisel ve geometrik bezemeler ince bir işçilikle asimetrik bir şekilde taç kapıya işlenirken, Sivas Gök Medrese’de bitkisel ve geometrik bezemeler çiniler ve yüksek kabartmalı taş işçilik dikkat çekiyor. Sivas Çifte Minareli Medrese’nin taç kapısının eni 12,57 metre, Sivas Gök Medrese’nin taç kapısının eni ise 12,34 metre olarak kayıtlarda geçiyor.

‘GÖK MEDRESE VARLIK GÖSTERİSİDİR’

Cami hakkında bilgiler veren Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erdal Eser, 1270’li yıllarda Sivas’ta çok ciddi bir yapı eğilimi olduğunu, Çifte Minareli Medrese, Gök Medrese ve Buruciye Medresesi’nin kitabelerinin aynı anda inşa edildiği bilgisini verdiğini söyledi. Eser, Çifte Minareli Medrese ve Buruciye’nin İran kökenli baniler tarafından inşa ettirilmiş olmasının, İlhanlı yapıları olduklarını düşünülmesini sağladığını belirterek, şunları söyledi:

“Aynı anda Sahip Ata Fahrettin Ali tarafından inşa ettirilen Gök Medrese ise Selçuklu’nun varlığını Sivas’ta vurgulamak amacıyla yapıldığı görülüyor. Dönemi incelediğimiz zaman özellikle 1250’den sonra yönetimin tamamen İlhanlılar’ın eline geçmiş olması, İlhanlı baskısının gelişmiş olması Selçuklu’nun biraz daha geri planda kalmasına yol açıyor. Çünkü İlhanlı’ya vergi verir hale geliyoruz. Bununla birlikte kültür olaylarına, yapım eğilimlerine baktığımız zaman Selçuklu’nun da çok ciddi bir direnişi olduğunu görüyoruz ve bu direnişin de ön planında Sahip Ata Fahrettin Ali’nin olduğu görülüyor. Sivas’ta aynı anda bu üç yapının inşa edilmesine yönelik olarak çok farklı görüşler var. Mesela birisi İlhanlı Genel Valisi olan Şemsettin Cüveynî’nin aynı zamanda Çifte Minareli Medresesinin banisi kendisi, Sahip Ata’ya Gök Medreseyi de Sivas’a inşa etmesi için baskıda bulunduğu yolunda bir değerlendirme var. Bugün için bunları bilebilmemiz pek mümkün değil. Ama şurası kesin ki Gök Medrese sahip olduğu düzenlemelerle, sanatsal özelliklerle ve mesajla kesinlikle İlhanlı yöneticilerine yönelik olarak Selçuklu varlığını ileri süren, bunu anlatmaya çalışan bir yapı olarak karşımızda. Buradan şu genel bilgiye varıyorum. ‘Aslında Anadolu bir genel vali tarafından yönetiliyor olsa da Selçuklu vezirinin bu genel valinin memuru olduğunu görüyoruz. Buna rağmen Sahip Ata Fahrettin Ali’nin dirayetli bir duruş sergileyerek, Moğollar’ın da çok ciddi şekilde anlayabilecekleri bir mesajı Gök Medrese cephesine uyguladığını görüyoruz. Bu nedenle Gök Medrese’nin anlamı biraz daha farklılaşıyor, daha anlam kazanır hale geliyor.” 

‘SELÇUKLU’YA SENDEN BÜYÜĞÜM MESAJI’

Çifte Minareli Medrese’nin, Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus’un yaptırdığı Şifaiye Medresesi’nin hemen karşısına yapılmasının da anlam ifade ettiğini belirten Prof. Dr. Eser, “Normalde bir sultan yapısının bu kadar yakınına yapı yapamazsınız, bu çok ciddi bir güç ister. Bu da bir güzellik, o cadde iki yapı arasındaki boşluk bizim Anadolu’da çok örneğini görmediğimiz bir bilgi de veriyor. Selçuklu caddesi genişliği veriyor aslında bize. Bir belge niteliği var. Şifaiye’nin Taç kapısı ve Çifte Minarenin taç kapısında yaklaşık 2,5 metrelik bir yükseklik farkı var. Bu yüksekliğin üzerine Çifte Minare yerleştirilmiş halde. Yani Cüveynî’nin yapısının anıtsallığı ciddi anlamda arttırılmış halde. Bundan şöyle bir sonuca varıyorum. Cüveynî bir Anadolu genel valisi olarak çok güçlü ve bu hırsla kendisini galiba biraz sultan görmeye başlıyor. Gücünü ve varlığını göstermek için Selçuklu Sultan İzzettin Keykavus’un yapısının karşısına inşa ederek ‘seni eziyorum, senden daha büyüğüm’ demeye çalışmıştır” diye konuştu. 

‘İKİNCİ MİNARE EGEMENLİK SEMBOLÜ’

Selçuklu döneminin ilk yıllarında Anadolu’ya yaptırılan cami ve medrese gibi eserlerde daha çok Allah’ı simgeleyen tek minare yapılmasına rağmen son dönemde 2 minareli yapılara geçilmesinin de farklı bir mana taşıdığını anlatan Eser, “Çifte Minare konusu hala bir problemdir. Minare bir mimari öğe olarak camiyle ilişkilendirilen bir sembol halini almıştır. Ama biz Anadolu’ya baktığımız zaman ilkinin 1258 yılında Konya’da Sâhip Ata tarafından inşa ettirildiğini görüyoruz. Değerlendirmem odur ki minare tekken tabi ki Allah’ı simgelemektedir ve sembolize etmektedir. İki olduğu zaman durum biraz daha değişmektedir. Birisi göksel sahipliği, yani Tanrı’yı simgelemektedir, ikincisi ise yerin sahibi olan sultanını simgelemektedir. Yani minare 1258’den itibaren egemenlik sembolüdür. Konya’da Sâhip Ata tarafından yaptırılmış olması da dikkat çekicidir. Çünkü hep söylenir; İlhanlılarla birlikte Anadolu’da cami inşa edilmemiştir ama Konya’da var. Kösedağ Savaşı’ndan sonra Konya’da böyle bir cami inşa ediliyordu. Selçuklu kentlerine bakacak olursanız bir Ulu Cami, cuma camisidir, geri kalan ibadet yapılarının hepsi de mahalle ölçeğindedir, minber bulunmaz. Çünkü cuma namazı toplulukla kılınmak zorundadır. İkinci bir yapı Sivas’ın o artan nüfusuna rağmen ikinci bir büyük ibadet yapısı inşa edilmesi söz konusu olmamıştır. Sivas Ulu Cami tek minareye sahiptir. O minare Müslümanlığın sembolü olarak kentin siluetini taçlandırır. İkiye çıkmasının ihtiyaçtan kaynaklı olduğunu düşünmüyorum. Sâhip Ata tarafından bir cami yaptırılması, iki tane minarenin o taç kapıya yerleştirilmesi egemenlik vurgusu olarak, yani Selçuklu’nun hala güçlü ve ayakta olduğunu göstermek için sultan adına yapılan bir uygulama” ifadelerini kullandı. 

‘ESERLERDEKİ MANA VE ANLATIMLAR FARKLI’

Eser süslemelerinin de farklılıklar içerdiğini anlatan Prof. Dr. Eser, “Çifte Minare, İrani bir kompozisyondur. Yani İran ve doğusundaki toplulukların geliştirdiği yapıların köşe kulelerinin yavaş yavaş taç kapıya doğru çekilmesi ve sonradan o kulenin üzerine iki minare yerleştirilmesi sonucu ortaya çıkan bir sistemdir. İran’da ilk örnekleri Büyük Selçuklu ile uygulanmıştır. Günümüze gelebilen bir iki örnek hala bilinmektedir, bazıları kaynaklardan biliniyor. İran’dan gelen ve Müslüman olan Cüveynî, Müslüman olan bir yöneticinin muhtemelen Konya’daki Sâhip Ata’nın camisi ile ilgilidir. Cüveynî’nin taç kapıya çifte minare yaptırması beğeni ile ilgilidir. Ama Sâhip Ata’nınki bilinçlidir. Nasıl Konya’daki yapıda Tanrıyı ve Selçuklu sultanını vurgulamak istediyse Sivas’ta da aynı şekilde yapısında böyle bir tasarımın uygulanmasını istemiştir. Çünkü bu sadece görüntü ile ilgili değildir. Bizim yapılarımızda çok yoğun taş süslemeler var. Bu taş süslemeleri analiz ettiğimiz zaman bazı fikirlere ulaşıyoruz. Cüveynî’nin yapısındaki anlatıyla Sâhip Ata’nın yapısındaki anlatı birbirinden çok farklıdır” dedi.

‘GÖK MEDRESE’NİN KONUMU BİR TAKTİK DEHA ÖRNEĞİ’

Gök Medrese’nin, Çifte Minare, Şifaiye ve Buruciye gibi eserlerin dışında bir noktaya inşa edilmesinin de aslında bilinçlice yapılmış bir hareket olduğunu ileri süren Prof. Dr. Eser, “Gök Medrese’nin uzağa yapılması Sâhip Ata’nın ne kadar akıllı yönetici olduğunu bize gösterir. Kentin en önemli yolunun, en önemli kent kapısının girişinin bulunduğu bölümde Kayseri yolunun kenarında ve kendi vakfiyesinden söylediğine göre kalenin saray kapsının karşısında. Kayseri yolundan kente girenler ilk defa Sahip Ata’nın yapısını, Gök Medrese’yi görüyor. Bundan sonra Ulu Cami’yi ve ondan sonra da buraya geliyorlar. Yani Sahip Ata kente ilk girenlere, kentin kimin olduğunu ilk planda gösteriyor. İstese başka yere de yapabilirdi” diye konuştu. 

‘GÖK MEDRESE KONYA, ÇİFTE MİNARE DİVRİĞİ USULÜ’

Eserlerin süslemelerinde de farklı tarzlar bulunduğunu anlatan Eser, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Çifte Minareli Medrese ile aynı dönemlerde yapılan Buruciye Medresesi’nde genel üslupsal özellikler açısından ben hep Divriği’yi görüyorum. 13’üncü yüzyılda kişisel değerlendirmeme göre iki önemli yapı var. Sürekli takip ve tekrar edilen bu yapılardan ilki Konya’daki Alâeddin Cami adını alır. Alâeddin Camii’ndeki avlu kuzey cephesi şanlı bir mimar tarafından tasarlanmış ve inşa edilmiştir. Alâeddin Keykubat daha sonra kendi dönemi içerisinde yaptırdığı yapılarda avlu cephesinde gördüğümüz öğeleri kullanmıştır. Bunu sultani üslup olarak adlandırabiliriz. Alâeddin Keykubat’ın çok etkileyici bir yönetici olması onu izleyen yöneticilerin de taklit etmesine yol açmıştır. Dolayısıyla Gök Medrese’de karşılaştığımız üslup bizim Konya üslubudur. Buruciye ve Çifte Minarede ise Divriği yapı topluluğunun izi görülür. Dış taşkın hacimli süslemeler de köşe kulelerinin hareketlendirilmelerinde biz üslupsal olarak hep Divriği’ne ulaşıyoruz. Bu iki yapının etkisiyle Sivas yapıları ortaya çıkmış gibi görünüyorlar. Bu yapıların çoğunun aslında çok kötü durumdayken bu hale getirildiği ve kurtarıldığını görüyoruz. Bunlar içerisinde en şansızı da Çifte Minareli Medrese. Çok ilginç cephelerine baktığımız zaman, giriş cephelerinin kesme taşla, çok güçlü duvarlarla özenli taş işçiliği ile inşa edildiğini görürsünüz. Yanlara geçtiğiniz zaman malzemenin moloz taşa dönüşür. Nedeni şudur, yanlarında olması muhtemel yapılar nedeniyle Selçuklu mimarlığı genellikle giriş cephesine yönelmiştir. Giriş cephesinde de ilk planda ele alınan öğe Taç Kapıdır. Uzun bir süre 1260’ların sonuna kadar cephede açık olan tek yer Taç Kapıdır. Daha sonra yan birimlere pencereler eklenerek cepheler açık hale getirilir.

‘ESERLERDE ANADOLU İZLERİ VAR’

Dönemle ilgili olarak bir problemimiz var. İlhanlı hâkimiyeti var. İlhanlı’ya vergi veren, İlhanlı’ya bağlı bir Selçuklu yönetimi söz konusu. Ama şöyle bir şey var. Siyasal her zaman kültürel faaliyetleri nitelendirmez yani İlhanlı tahakkümü altındayız diye bu yapıların İlhanlı olarak görülmeleri pek mümkün değildir. Bir değerlendirme hatası ve eksikliği vardır. Çünkü bu yapılara baktığımız zaman, ölçekleri açısından, yansıttıkları süsleme açısından biz hep Anadolu ile karşılaşıyoruz. Divriği ve Konya Alâeddin Camisi’nin etkileri söz konusu bu yapılarda. Bu yapılarda çalışan ustalar Anadolulu, zanaatkârları Anadolulu ustalar. Sivas’ta aynı anda bu üç yapıyı inşa eden zanaatkârlar yüksek ihtimalle Sivas’ın kendi zanaatkârları, Kayseri bölgesinin Selçuklu zanaatkârları hep Anadolulu. Ortaya çıkan sonuç ta aslında bir Anadolu örneğidir. Böyle bakılması daha doğrudur. İlhanlıların inşa ettikleri Erzurum’da da çeşitli yapılar söz konusudur, Amasya’da da bir yapısı söz konusudur. Ama biz bu yapılara baktığımız zaman da ölçek açısından, düzenleme açısından hep Anadolu’yu görüyoruz, süsleme karakteri değişebilir çünkü süsleme, taş süsleme biraz da teknik ile ilgilidir. Teknik ve kompozisyon değişebilir ama bunları gerçekleştirenler, yapanlar hep Anadolulu zanaatkârlar ve ustalardır.”

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz