ŞAİR GÖÇER: ŞİİR YAZMAK KENDİM İLE YAPTIĞIM BİR SÖYLEŞİ

0
32

Rehber öğretmenlik yapan ve uzun yıllardır şiirler kaleme alan şair Ahmet Göçer, hayat serüveni içerisinde şiire nasıl tutunduğu ve yaşadıklarının sanata etkisi hakkında gazetemize konuştu.

Esma ALTIN/ANKARA

Öğretmen ve şair Ahmet Göçer, öğretmenliğinin yanında çocukluğundan beri kendisine çok uzak olmayan şiir sanatının kendisindeki anlam ve önemine ilişkin gazetemize konuştu. Göçer: “İlk lise yıllarımda yazmaya başladım. Muhasebe defterine yazmak gibi bir takıntım vardı. Başka defterlere yazamazdım. Ta ki bilgisayarla tanışıncaya kadar. Şiir yazmak için muhasebe defterleri satın aldım. Hiçbir zaman şair olmak gibi bir iddiam olmadı. Şiir yazmak benim kendimle yaptığım bir söyleşiydi.”

- Reklam -

‘HİÇBİR ZAMAN ŞAİR OLMA İDDİAM OLMADI’

Şehir şehir gezerek başladığı hayat serüveninde edebiyat ile nasıl tanıştığını anlatan Göçer kısaca şunlar bahsetti; “Küçük yaşta anne ve babamı kaybettikten sonra askeri okuldan mezun olan abimin yanında şehir şehir dolaştık. Çocukluğumda bu nedenle çok arkadaş edinemedim, toprağa tutunamadık çünkü. Ama tek faydası oldu ilkokul yıllarından itibaren iyi bir okuyucu oldum. Yaşar Kemal ile başlayan okuma serüveni bana kitapları ve yazmayı sevdirdi. Bolu, Kars, İstanbul, Kayseri, Sivas, sonra tekrar İstanbul diyen serüvenim yolları sevmeme neden oldu. Belki de bu yüzden yolculuk temasını sık sık kullandım şiirlerimde. Üniversite için geldiğim Ankara’da soluklandım. Burada aşık oldum. Evlendim. Bir oğula dostlara ve anılara sahip oldum. Bu kentte gençliğimin en güzel ve en zor yıllarını yaşadım. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nden mezun oldum. Bu nedenle Cebeci’nin bendeki yeri ayrıdır. Mezun olduktan sonra Ulusal Basında; Fotospor, Hürriyet ve Sabah gazetelerinde muhabir olarak çalıştım. Bir süre 4-5 hükümette Başbakanlık Basın Müşavirliği yaptım. Daha sonra başlayan öğretmenlik yaşamıma, Rehber Öğretmen olarak hala devam ediyor.”

Edebiyat ile ailesinden kaynaklı bir yakınlığının olduğunu belirten Göçer, yazıp üretmeye ilk nasıl başladığı hakkında bilgi verdi ve sözlerine şöyle devam etti; “Aslında şiire pek yabancı değilim. Yakın zamanda kaybettiğim ablam, hece ile çok güzel şiirler yazardı. Abimin de her akşam karaladığı bir şiir defteri vardı. Ama bahsettiğim gibi çocukken çok arkadaşım olmadı. Çocuk kitapları yerine Yaşar Kemal, Orhan Kemal okuyarak sevdim edebiyatı. O zamanlar televizyon yoktu ve biz beş kardeş akşam oturup o gün okuduklarımızı sesli olarak özetlerdik birbirimize, aynı kitabı herkes okuduğu için unuttuğumuz yerleri tamamlardık. İlk lise yıllarımda yazmaya başladım. Muhasebe defterine yazmak gibi bir takıntım vardı. Başka defterlere yazamazdım. Ta ki bilgisayarla tanışıncaya kadar. Şiir yazmak için muhasebe defterleri satın aldım. Hiçbir zaman şair olmak gibi bir iddiam olmadı. Şiir yazmak benim kendimle yaptığım bir söyleşiydi.”

‘EN ÇOK GURUR DUYDUĞUM YANIM ÖĞRETMENLİK’

Edebiyata olan ilgisinin yanında aynı zamanda öğretmenlik mesleğini de icra eden Göçer, mesleğinin şairliğine etkisi üzerine konuştu. Göçer: “Kendimle en çok gurur duyduğum yanım öğretmenlik belki de. Rehber Öğretmen olarak görevime devam ediyorum. Her kademede çalışma şansım var ama ben ilkokulu tercih ediyorum. Çocuklar o kadar dürüst ve saf ki, her görüşmemde baharlanıyor zaman. Şunu anlatmadan edemeyeceğim; malum bu sene bir açıldı, bir kapandı okullar. Veliler ve öğrenciler gerçekten zor bir süreç yaşadı. Öğretmenler aynı eforu bilgisayar başında sarf etti. Ama çocuklar da şaşkına döndü haliyle. Sosyo-ekonomik düzeyi orta halin üzerinde bir okulda çalışıyorum. Geçen hafta okulun tekrar açıldığı ilk gün okul bahçesine girdim. Çocukları ateşine bakarak tek tek alıyoruz içeri. Yanımda ikinci sınıf öğretmeni var, bir çocuk heyecanla koşarak geldi; “Öğretmenim, biz şimdi üç mü olduk” dedi. Evde kalmak o kadar uzun gelmiş ki çocuk artık üçe geçtiğini düşünmüş. Tabi mesleğin psikolojik hatta travmatik yaşantılarına da en çok şa

hit olan öğretmen grubuyuz. Bazen öyle danışanlar oluyor ki derinden sarsıyor insanı. İnsan yaşadığı, empati kurduğu bu durumlarda duyarsız kalamıyor elbette. Bu nedenle toplumsal sorunlar, bireysel acılar sıkça işlediğim temalar oluyor kimi zaman.” ifadelerini kullandı.

Bir eğitimci olarak edebiyat ile ilgilenmesinin insanlarla olan ilişkisindeki etkilerine değinen Göçer şunlara vurgu yaptı; “Bence iletişim ve hatta iletişimin temel öğelerinden empati kurabilmek en önemli yeteneklerden biri. İletişimin temelinde mesaj vardır. O mesajı hangi kanalla, nasıl anlaşılır kılacağını bilmek ve geri dönüt almak esastır. Ama bizde problem daha mesaj kısmında başlıyor. Az okuyup çok izleyen bir toplum olduk günlük 90 kelimeyle günü geçirmekten. Bir sorun yaşadığımızda kendimizi ifade etmekte zorlanıyoruz. Edebiyatla ilgilenmek ve öğretmenlik hele ki Rehber Öğretmenlik temel iletişim becerilerini elbette çevremizden daha çok kullanma becerisi gerektiriyor. Bu konuda edebi merakımın ve uğraşımın katkısı oluyor mu doğrusu bunu dışarıdan gözlemlemek gerekir diye düşünüyorum.”

Bir dönem muhabirlik de yaptığını da belirten Göçer, mesleği kendisine kazandırdıkları hakkında şunları söyledi; “Lise de fotoğrafçılık merakım vardı. Üniversitede bu merak mesleğe dönüştü. Okul harçlığımı, yurt parasını üniversite kampüsünde seyyar fotoğrafçılık yaparak kazandım. Mezun olduğumda bir süre işsiz kaldım. Sonra Günaydın gazetesinin Foto Muhabiri aradığını söyledi bir arkadaşım. Görüşmeye gittiğimde Fotospor gazetesinin kurulduğunu ve oraya muhabir arandığını öğrendim. O zamana kadar foto muhabirleri yalnızca fotoğraf çekip yazı yazmıyordu. Biz yeni jenerasyonun hem fotoğraf çekip hem yazması gerekiyordu. Okulunu okumamıştık ama tabiri doğru olursa alaylı olarak başladım muhabirliğe. Fotospor’dan sonra Hürriyet’te çalıştım. Basında yaşanan krizin ardından işsizler furyasına katıldım. Öğretmenliğe başlamama rağmen hafta sonları Sabah gazetesinde işime devam ettim. Edebi anlamda katkısı oldu mu bilmem ama o zamanlar var olan gerçek gazetecilerden Türkçeyi doğru kullanmayı öğrendim. Sonrasında o zamanlar sık değişen hükümetlerde Başbakanlık Basın Müşavirliği yaptım. Daha sonra istifa ederek tekrar öğretmenliğe döndüm.”

Dil olarak çok zengin ve yalın bir dile sahip olduğumuza dikkat çeken Göçer, bunun korunması ve uygulamada kullanılması gerektiğini vurguladı. Göçer: “Dilimiz çok zengin, bir o kadar da kirletilmiş. Her dönemde ayrı moda sözcükler giriyor literatüre kimi zaman batı özentisi devşirme kelimeler, kimi zaman arapça ve Farsça sözcükler özellikle şiire derinlik kattığını düşünen kişilerce kullanılıyor. Oysa dilimiz o kadar zengin ki Anadolu’nun her yerinde yöresel ve unutmuş ne kadar sıcak kelimeler var. Karacaoğlan’ı, Pir Sultan’ı,  bile okuduğunuzda ne kadar dilinin yalın olduğunu görüyoruz aslında. Bu nedenle duru bir Türkçe kullanmak bizim Cumhuriyete borcumuz diye düşünüyorum.” dedi.

‘ŞİİR BENİM İÇİN BİR TERAPİ’

Şiirin kendisi için ne anlam ifade ettiğine değinen Göçer şunları dile getirdi; “Şiir ruhun dile gelmesi bence. Şiir arınma yazan için. Okurun beğenme kaygısı olmadan şairin yüreğini açması satırlara. Hep dediğim gibi benim için de bir uğraşıdan çok kendime uyguladığım bir terapi. Elbette şu sevgisiz günlerde aşkı özlemi de anlatmalı şair ama toplumun kanayan yaralarını da görmeden edemeyiz. Bu nedenle şiirin biraz toplumcu olması gerektiğini düşünüyorum. Şiir benim için bir terapi, kendim için çaldığım zamanda yüreğimden dökülen sancılar, umutlar, sevgiler, güldüğüm ağladığım ne varsa hissettiklerim işte. İlk Kitabım ‘Düş Avcısı’nın girişinde de yazdığım gibi; Düş Avcısıyım ben, şairlik iddiam yok. Ne tutsam, hapsediyorum satıra.”

Ankara’nın kendisi için ayrı bir yeri olduğunu ve bu nedenle Ankara’yı sık sık şiirlerinde kullandığını söyleyen Göçer şunları aktardı; “Şiirlerimde bolca Ankara var. Gençliğimin en yoksul ve dostlarla en zengin olduğumuz zamanların sahibi Ankara. Ankara’nın kimsesiz oluşu, denizinin olmayışı, ama bu şehrin şair yetiştirdiğini biliyorum çorakta. Bence en çok şiiri hak eden şehir Ankara. Ben de bu temayı fazlaca işleyince ‘Ankara Şairi’ olarak da tanıtsalar, ben umudun şairi olmak istedim hep. Şiir bir sevgi bende. Ama olmazsa olmazım Öz Türkçe. Şiiri bilgiç kılmak adına Öz Türkçe olmayan günlük yaşamında konuşurken kullanmadığı Arapça, Farsça, felsefeden devşirme yahut yabancı dillerden türemiş sözcükler kullanmak istemiyorum. Bence duygular ne kadar yoğun olursa olsun dupduru bir Türkçeyle su gibi akabilir. Akmalı da bir öğretmen ve Cumhuriyet çocuğu olarak buna borcum var diye düşünüyorum.”

‘ŞİİR YAZDIKÇA OLGUNLAŞAN BİR YAZIN TÜRÜ’

Şiirin toplumsal bir amaç taşıması gerektiğini savunan Göçer bu konu hakkındaki görüşlerini şöyle dile getirdi; “Aslında şiir yazdıkça olgunlaşan, okuyucuya dokundukça anlam kazanan bir yazın türü. Yazdıklarınız karşı tarafa duyguyu vermiyorsa satırlarla boşa boğuşmuş oluyorsunuz. Şiirlerimde toplumsal sancılarımızı, Anadolu kasaba ve köylerinin yalnızlığını, ağıtlarını kimi zaman coşkusunu vermeye çalışıyorum. Şairin halkçı olması gerektiğini düşünüyorum. Öldüm, bittim, özledim şiirleri yazıldığı kişiyi etkiler. Şiir aşk temalı da olsa içinde sosyal bir mesajı, gündeme dair bir sözü olmalı bence yazın işçisinin. Serbest şiirler yazıyorum. Ama bir temayı süsleyerek anlatmak yerine şiirin bir öyküsü olmalı diye düşünüyorum. Mısralanmış öyküler diye bir bölüm yaptım “Azbahar” adlı yeni kitabımda. Orada mevsimlik işçiler için yazdığım bir dörtleme var.”

Sanatın ve sanatçının toplumdaki yeri ve önemi ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Göçer şunları ifade etti; “Bir kitapta okumuştum; kitaplar tek kişilik bir yolculuğun biletidir diyordu. Ben de şiirlerimde kimi zaman düşsel yolculuklara yelken açıyorum. Bazen yoksul gençlik yıllarına. Ama her kitap ayrı bir dünya, ayrı kapı bizi yeni yollara yolculuklara çıkaran. Anadolu’nun suyunda var bence yaratıcılık. Ancak herkes yazar yazmasına da okuma engelliyiz toplumca.. Bazılarımızın duvarlar dolusu kütüphaneleri olmasına rağmen metroda telefonla oynama kolaycılığı yerleşmiş bize. Bu nedenle sanat da sanatçı da gereken değeri bulamıyor. Bir de şöyle bir sorun var ki, şiiri yahut kalemi olgunluğa erişmemiş birçok kişi bastırıp parayı kitabını çıkarıyor. On tane kitap çıkarmış, bu kalabalık değersizleştiriyor bazen okuyucuyu. Bir de sosyal medya var artık. Binlerce şiir grubu var. Aslında yazılı edebiyat kağıtsız bir hale dönüşüyor. Sosyal medyanın faydaları da var elbet. Zararları da. Faydalı kısmı şiir ve öyküye gönül vermiş insanlar farkına varmadan birbirinden etkilenerek daha olgun eserler çıkarıyor. Ama fırsattan istifade eden bir grup var ki başkalarının metaforlarını, şiirsel deyimlerini hatta şiirini bütününü takla attırarak kendi adıyla yayınlıyor. Bu başlı başına üzerinde konuşulacak ayrı bir konu tabii. Sanat ve edebiyatın toplumumuzdaki yerine gelince elbette hak ettiği yeri bulmuyor. Susmuş ve kapanmış bir topluluk olduk.”

Gençlerin toplumsal olaylar karşısındaki tavırları ile ilgili görüşlerini aktaran Göçer şunları belirtti; “Hani diyoruz ya hiçbir şey bizim zamanımızdaki gibi değil diye. Ben lisedeyken renkli televizyonla tanıştım. Bilgisayarı gazeteciliğimin son yıllarında tanıdım. Ona rağmen biz hayatta biriktirdiklerimizi şiirle, öyküyle, romanlarla dile getirmeyi denedik. Ne kadar başarılı olduğumuz tartışılır elbette. Ama bu gençliğin daha zeki, daha seçici ve üretken olacağına inanıyorum.”

Son olarak gelecek projeleri hakkında ipucu veren Göçer, bir şiir ile sözlerini sonlandırdı; “İlk kitabım ‘Düş Avcısı’ ve daha elime yeni geçen okuruyla buluşan “Azbahar” adlı iki bireysel kitabım. Dokuz on kadar Antoloji, birçok gazete ve dergide hatta ders kitaplarında şiirlerim yayınlandı. Diğer şiir emekçileri için durum nedir bilmiyorum ama her zaman son yazdığım şiir en güzel olanı gibi gelir bana. Bu yüzden ikinci kitabım biraz daha olgun geliyor bana ama elbette kararı okuyucu verecek. Daha önce dediğim gibi şiir benim için yürek dökümü, yazmaya mümkün olduğunca okurla buluşturmaya devam edeceğim. Ama adını şimdi açıklamayacağım bir roman hatta anılardan oluşan bir çalışmam var. Bunu hazmede hazmede yanlış yapmadan ve yaşananları atlamadan yazmak istiyorum. Ama doğumuna daha çok var.

Şiirlerimde ne kadar yoksulluktan, yalnızlıktan, toplumsal acılardan da söz etsem içinde hep bir umut kırıntısı olsun istedim. Bu yüzden kışı sildim mevsimlerden böyle yazdım şiire;

AZBAHAR

Bin yıldır yaralı yüreğim,

Ah oğullarım ve kızlarım

Ağıtlara ne kadar alışkın!

Kara kuşlar dolanır başımda

Ve yokluğuna sancılar bulanır.

Oyy Anadolu’m!

Yar koynunda gün görmediğim toprak!

Söktüm tarlalardan buğdayı…

Sevda ektim avuç avuç,

Ay kızardı, durmadım..

Kanadı parmaklarım yılmadım..

Arklar açtım…

Suladım bereketli sularla,

Fırat’la, Sakarya’yla, Aras’la

Kızılırmak ve Ceyhan’la…

Ölmesin yirmisinde oğlanlar,

Ve kadınlar,

Sussun çocuk çığlıkları!

Oturup bir selvinin gölgesinde

Şiirler yazdım yepyeni türkülere..

Sözleri umut,

Sözleri yarın,

Sözleri özgürlük.

Dizeleri el ele biten…

Unutulmuş ve bilinen

Kadim dinler ve dillerden…

Mısralar ekledim.

Astım salınan bulutlara, yağsın Anadolu’ya!

Öyküler yazdım sonra;

Herkese bir elma düşen,

Bir varmış dedim,

Yokmuş demedim!

Çocuk gülüşleri kattım sözlere..

Gülmekli gözyaşları..

Sevda seslenişleri,

Verdim rüzgarlara;

Savursun Anadolu’ya..

Uzak köylerin,

Kuytu evlerin camlarını boyadım ışıkla,

Silmeden fırçamı;

Batırıp Akdeniz’in sularına,

Boyadım Edirne’den, Ağrı’ya

Solmuş tüm şehirleri!

Ve kuş kanatlarına yapıştırıp aşkı,

Saldım gökyüzüne

Uçsun dört bir yana!

Sildim acıyı hatırlatan ne varsa..

Sildim mevsimlerin adını,

Böyle yazdım şiire;

Bahar, Yazbahar, Azbahar, İlkbahar!

Ahmet Göçer

- Reklam -