Prof. Dr. Hasan Ünal: Dünya Artık ABD Merkezli Değil

0
996
Prof. Dr. Hasan Ünal: Dünya Artık ABD Merkezli Değil
Prof. Dr. Hasan Ünal: Dünya Artık ABD Merkezli Değil

1Prof. Dr. Hasan Ünal, “Bu tür krizlerde önce elinizdeki kartları alt alta getireceksiniz. Yani bir yaptırım listesi çıkaracaksınız. Hemen İncirlik, Kürecik demek olmaz. Hükümetin bütün kurumları ABD ile ne tür ilişkiler içindeyse hepsini masaya yatıracak.”

Atılım Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Ünal ile ABD ile yaşadığımız krizi ve Türkiye’nin dış politika konularını ele aldık. Ünal yaşanan problemleri tüm detaylarıyla değerlendirdi.

– Sayın Hocam, ABD ile Türkiye arasında yaşanan gerginlikten başlamak istiyorum. Sanki bir Papazın iade edilmesi sorunu gibi başladı ama giderek dallanıp budaklanıyor. Önce bu konuyu kısaca değerlendirebilir miyiz?

Evet haklısınız. İlk bakışta çok sıradan bir konu gibi görünebilir ama biraz dikkatle bakıldığında ve derine inildiğinde buz dağının görünen ucu olduğu hemen ortaya çıkıyor. Mesela Türkiye ile Yunanistan arasında 1996 yılında Kardak krizi patlak verdiğinde küçücük bir kaya parçası uğruna savaşmaya değer miydi? şeklinde yorumlar yapılmıştı. Oysa Kardak meselesi de buz dağının görünen ucuydu.

– Ama Brunson’ın Evanjelist olması ve bu yönüyle ABD Başkan Yardımcısı Pence’e yakınlığı gibi konular da yok mu?

Çok doğru söylüyorsunuz yani papaz meselesi bile tek başına önemli bir konu; çünkü sizin de vurguladığınız gibi Brunson’ınPence ile birlikte Evanjelist Kilisesine mensup olması, bu kilisenin İsrail lobisine yakınlığı gibi konular yaşanan sorunu içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Mesele kısaca şöyle: Brunson 15 Temmuz darbe girişiminden sonra İzmir’de FETÖ ile iltisakından dolayı tutuklanıyor. Yargılama devam ediyor. Bu arada Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla ise ABD’de tutuklanıyor ve yargılanıyor. İran’a uygulanan tek taraflı ABD yaptırımlarında ABD’nin çıkarlarına zarar vermekten dolayı mahkum ediliyor vs.

Önce ‘ver papazı (Fethullah Gülen) al papazı’ diye başlayan konuşmalar sonradan galiba Hakan Atilla ile bu rahibin takas edilmesi pazarlıklarına dönüşüyor. ABD tarafı Türkiye’de tutuklu bulunduğu anlaşılan diğer Amerikalıların da bu takas sepetine konulmasını istiyor. Türk tarafı ise Halkbank ile ilgili yürütüldüğü anlaşılan bir idari bir de adli soruşturmanın kapatılmasını ve Halkbank’a ceza verilmemesini talep ediyor.

Bu pazarlıklar belirli bir aşamaya geldiğinde ise Başkan Yardımcı Pence’in Türkiye’yi yaptırımla tehdit eden mesajları basında yer almaya başlıyor ve işler karışıyor. ABD tarafı adeta ‘Brunson’u verme’ der gibi hareket ediyor. Türkiye bu baskılara karşı koyacağını gösterince önce ABD tarafı sonra da Türkiye karşılıklılık çerçevesinde ikişer bakana sembolik yaptırımları devreye sokuyorlar.

– Peki, bundan sonra ne olacak sizce. Meseleyi müzakere etmeye giden Türk heyeti ABD’den eli boş döndü galiba. Türkiye ne yapmalı?

Maalesef ama bana sorarsanız perşembenin geleceği çarşambadan belliydi derdim; çünkü bu tür krizlerde davul zurnalı diplomasi olmaz. Örneğin dövizin yükselişini durdurmak gibi bir düşünceyle ‘ön mutabakata varıldı’ diye açıklama yaparsanız ve aynı gün içerisinde ABD Dışişleri ‘mutabakat olsaydı Brunson evinde olurdu’ diyerek sizin çabanızı boşa çıkartırsa ve Washington’dan sizin tabirinizle ‘eli boş’ dönerseniz, bu, iyi diplomasi değil demektir ve taktiklerinizi değiştirmeniz gerektiğini gösterir.

Bu tür krizlerde önce elinizdeki kartları alt alta getireceksiniz.

Yani bir yaptırım listesi çıkaracaksınız. Hemen İncirlik, Kürecik demek olmaz. TOBB çalışacak. Hükümetin bütün kurumları ABD ile ne tür ilişkiler içindeyse hepsini masaya yatıracak. 

Bir muhtemel yaptırım listesi hazırlanacak. Bunlar sırasıyla yani ABD’nin atacağı adımlara göre devreye sokulacak. Hatta bana sorarsanız, bu listelerin farklı versiyonlarının basına sızdırılmasında da hiç bir sakınca olmaz; çünkü böylece ABD tarafı bize bir yeni yaptırım devreye sokacağı zaman ona nasıl karşılık vereceğimizi bilir. Ve bu bir tür caydırıcılık yaratır. Örneğin ABD’nin iki bakanımıza yönelik yaptırımlarına biz iki bakanla karşılık verdik.

Bence onlara iki bakana ilaveten bu sorundan dolayı birebir sorumlu tuttuğumuzu göstermek açısından ABD Başkan Yardımcı Pence’i de eklemek yerinde olurdu. Yani sen bir şey yaparsan ben misliyle hatta bazen de fazlasıyla karşı koyarım. Bu işin lamı cimi yok demek için

– Bazı örnekler verecek olursanız?

Mesela hangi şirketlerimiz hangi sektörlerde ABD’den ne ithalatı yapıyor? ABD’ye ne satıyoruz? Mesela geçen gün enteresan bir habere rastladım. Önceki yıllarda Türkiye yanlısı olan ama son yıllarda Türkiye’yi eleştiren Suriye’de PYD ile poz veren Amerikalı Senatör LindseyGraham’ın seçim bölgesinde büyük bir fabrika varmış ve hammaddesini tümüyle Türkiye’den alıyormuş. Eğer bu hammaddenin ithali yaptırımlar listesine dâhil edilire, bin 500 kişi işsiz kalabilirmiş.

Bu senatör seçim bölgesinde bu ithalata yaptırım uygulanmaması için ABD yönetimi nezdinde girişimlerde bulunacağını söylüyordu seçmenlerine. Enteresan bir haberdi ve ben de üzerine yorum yazarak konuyu sosyal medya hesabımdan paylaştım.

Bunu bir örnek olduğu için söyledim. Mesela Boeing firmasına verdiğimiz ve yanılmıyorsam yedi veya on bir milyar dolar tutarındaki uçak siparişi. Bunu hangi aşamada iptal listemize alabiliriz. Ayrıca hangi kültürel kuruluşların, vakıfların faaliyetlerini yasaklayabiliriz veya yasaklamalıyız. Ve hangi aşamada?

Öte yandan TSK’nın ABD ile NATO içinde ve dışında hangi ortak faaliyetleri ve işbirliği var. Bunların hangilerinin dozunu azaltmak veya toptan durdurmak Amerika’ya ne kadar zarar verir? Bize ne kadar verir? Biz zararımızı ne yaparsak en aza indiririz?

Ve sonuçta elimizdeki büyük kozlar olan İncirlik ve Kürecik Radarı konularını ne zaman ve hangi koşullarda devreye sokarız veya sokmalıyız? İşte tüm bu konularda ayrıntılı bir çalışma yapılıp, değişik versiyonlarıyla basına da sızdırılırsa o zaman ABD tarafı işin ciddiyetini anlar.

– Ama Hocam ABD büyük bir ülke ve kriz böyle tırmanırsa/tırmandırılırsa bunun altından nasıl kalkacağız?

Haklısınız ABD büyük ve güçlü bir ülke; ama dünya artık tek kutuplu yani ABD merkezli bir dünya değil artık. Soğuk Savaş’ın bittiği yani Sovyetler Birliği’nin parçalandığı yıllarda dünya tek kutuplu hale gelmişti ve ABD adeta tek belirleyici olmuştu; ama artık böyle değil.

Rusya özellikle silah teknolojisi ve muhteşem diplomasisi – altını tekrar tekrar çizmek istiyorum – muhteşem diplomasisi ile eski Sovyet coğrafyasının çok ötesinde bir nüfuz alanı oluşturdu. Bunu Suriye krizinde de gördük. Soğuk Savaş yıllarında Sovyetler’in bile hiç bir zaman elde edemediği bir nüfuz edindi Orta Doğu’da Rusya şimdilerde.

Ayrıca Çin kendi bölgesinde çok önemli bir güç. Büyümeye ve kendi bölgesinden ABD’yi uzakta tutmaya özen gösteriyor. Latin Amerika’daki ülkelerin birçoğu Amerika ile sorunlar yaşıyor ve ABD’ye kafa tutuyorlar. Ticari ve ekonomik konularda da ABD ile Avrupa arasında adeta bir savaş yaşanıyor. BRISCS ve buna Türkiye’nin de ilave edilmesi vs.

Bütün bunlara bir de Trump’ın dış politikada adeta porselen dükkanına giren fil gibi hareket ettiği gerçeğini ekleyin. O zaman aslında dünyanın çok kutuplu hale geldiğini görürsünüz.

Evet, Amerika büyük ve güçlü bir ülke ama Türkiye gibi kilit bir öneme sahip bir müttefiki kaybetmek ABD’ye çok daha pahalıya mal olur; ama ABD ile mücadele etmek için bir yandan dış politikadaki dağınıklığı gidermek yani dış politikayı tepeden tırnağa gözden geçirmek, özellikle komşularla ilişkileri düzeltmek, Rusya ile yakınlaşmayı sürdürmek, ABD’nin politikalarından rahatsız olan Almanya ve Fransa gibi AB’nin lokomotif ülkeleri ile ilişkileri olabilecek en iyi duruma getirmek.

Bunu AB’ye üye olma çabaları ile bozmamak gibi pek çok şey yapmak lazım. Aksi takdirde Trump’ınve şu ana kadar bizim yaptığımız gibi herkesi kendimize karşı veya düşman hale getiririz ve bunun altından kalkılamaz.

Hocam papaz meselesinin aslında buz dağının görünen ucu olduğunu söylemiştiniz; ama ABD ile yaşadığımız başka sorunlardan bahsetmediniz. Mesela neler?

Çok güzel bir soru. Bu soruya en kısa yoldan şöyle cevap verebilirim. Türk dış politikasındaki önemli sorunlara bir göz atalım ve bunların hangisinde ABD tam bir müttefikimiz gibi yanımızda duruyor, bunu görelim. Mesela Kıbrıs sorunu? ABD yanımızda mı? Ne gezer… Sürekli çözüm (!) adı altında girişimlerle Türkiye’yi Ada’dan çıkarmaya çalışıyor. Oysa Yugoslavya parçalanmış, yedi devlete bölünmüş.

ABD ve Avrupa bu yedi devleti de tanımış. Çekoslovakya iki devlete ayrılmış. Onları da tanımışlar. Peki, neden Kıbrıs’ta iki devletli çözüm olmaz dediğinizde söyledikleri ‘o başka’ oluyor.

Ege sorunlarında – ki çok haklı olduğumuz sorunlar – ABD’yi yanımızda görmüyoruz. Hele hele Ermeni meselesi denilen soykırım iftiralarında ABD’yi hiç yanımızda görmedik. Çoğu zaman olmayan soykırımı bize tanıttırmak için çaba sarf ediyor.

Bunlara bir de PKK meselesini ekleyin ve ABD’nin son yıllarda oluşturmaya çalıştığı Büyük Kürdistan projesini ilave edin. Sonra da ABD gibi bir müttefikin PYD’ye yani PKK’ya gözümüzün önünde ‘kara gücüm’ dediğini ve beş veya altı bin tır dolusu silah verdiğini hatırlayın. O zaman şu soru gayet meşru hale geliyor. Eğer ABD müttefikimiz ise düşmanımız kim?

– Peki, ABD ile nasıl mücadele edilecek? Siz bütün dış politikanın gözden geçirilmesi gerektiğinden bahsediyorsunuz…

Evet, aynen öyle söylüyorum. Mesela şimdi Suriye ile neredeyse düşmanlık düzeyinde kötü ilişkiler içerisindeyiz; ama bu arada dış politikanın temel prensiplerine aykırı bir şekilde Suriye’nin düşmanı olan İsrail ile de düşmanca ilişkiler içerisindeyiz. Bu eşyanın tabiatına aykırı bir durum. Eğer biriyle aranız kötüyse öteki ile iyi olmanız lazım. Malum ‘düşmanımın düşmanı dostumdur’ prensibi. Öte yandan Mısır’la da fena halde kavgalıyız ve Mısır’la bu kavganın Türkiye’ye maliyeti büyük. Böyle bir dış politika sürdürülemez.

2SURİYE’DE NE YAPMALIYIZ?

Ünal, “Şimdi artık armudun sapı ve üzümün çöpünü bir kenara atmak ve gerçeklerle yüzleşmek lazım. Bir an evvel Suriye ile anlaşmak/uzlaşmak gerek.

Suriye’ye destek verip, PYD’nin fazla bir otonomi almasının önüne geçmek lazım. Eğer böyle yaparsak Türkiye’deki sığınmacıların geri döndürülmeleri mümkün olur”

– Hocam, ABD ile mücadelenin uzun soluklu olacağından ve bu mücadeleyi sürdürebilmek için dış politikanın mutlaka yeni değerlendirmeye tabi tutulması gerektiğinden bahsediyordunuz?

Evet, ABD ile mücadele uzun soluklu olacak; çünkü ABD dünyanın stratejik olarak çok kutuplu hale geldiğini kabul etmek istemiyor veya çok kutupluluğa gidişi kuvvet kullanma da dahil pek çok yöntemle önlemeye çalışıyor. Öte yandan dünyanın pek çok bölgesinde ABD’yi dengelemeyi hemen hemen başarmış durumdaki aktörler ise birlikte hareket etmeye başladılar.

– Ne gibi mesela?

Mesela Çin kendi bölgesinde ABD’yi dengelemekte kararlı görünüyor. Bu girişimlerinde başarılı olabilmek için etrafındaki ülkeleri rahatsız edecek fazla bir siyaset yapmamaya gayret ediyor. Hatta Şangay İşbirliği Örgütü’nün temel amaçlarından birisinin bu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Rusya eski Sovyet coğrafyasındaki ülkelerden bazıları (Ukrayna, Gürcistan) ile sorunlar yaşasa da genellikle bütün ülkelerle birlikte hareket etmeye özen gösteriyor. Hazar Denizi’nin yeni statüsünün belirlenmesine ilişkin uzun süredir devam etmekte olan çabaların uluslararası anlaşmaya dönüşmüş olması bunun bir göstergesi.

– ABD ile yaşadığımız krizde Almanya ve başka devletlerin Türkiye’ye destek açıklamasını da bu çerçevede değerlendirmek mümkün mü?

Kesinlikle. ABD’nin müttefik veya dost olup olmadığına bakmaksızın Avrupa’ya uyguladığı ticaret savaşları, onlardan NATO üyeliği karşılığında adeta haraç ister gibi para talep etmesi bu devletleri ve aynı zamanda Kanada’yı tedirgin etmiş durumda.

Doların bir stratejik enstrüman olarak kullanılması da pek çok devleti rahatsız ediyor. Bu da aslında ABD’yi uluslararası politikada belirli ölçülerde izole etmeye başladı. Mesela İran konusunda İsrail hariç hiç bir dost/müttefik devletten destek alamaması bunun en güzel göstergelerinden birisi. İşte bu ortamda ABD ile mücadele etmek mümkün. Kaldı ki Türkiye’nin bugünküne oranla çok daha zayıf olduğu dönemlerde bile ABD ile yaşadığı Johnson Mektubu (1964) ve silah ambargosu (1974) gibi kötü tecrübeleri de var.

ABD’ye karşı güçlü olabilmemiz için Suriye ve Orta Doğu politikalarımıza ilişkin neler yapmamız lazım?

En son söyleyeceğimi en başa alarak söylersem, Suriye politikasının sürdürülebilir bir yanı yok. Aslında en baştan Suriye’ye karşı böyle düşmanca bir politika yanlıştı. Suriye’de silahlı grupların hükümete karşı gösteri yapmaya başladıkları 2011 yılının Mart ayı itibariyle düşünecek olursak, Suriye bizim bölgedeki en güçlü dostumuz hatta neredeyse her konuda bizimle birlikte hareket eden bölgesel müttefikimiz gibiydi.

1998 Ekim ayında iki ülke arasında yaşanan krizin ardından imzalanan Adana Mutabakatı’na harfiyen uyan ve bu çerçevede PKK’yı tamamen tasfiye etmiş, bizimle bütün bu konularda istihbarat değişimi yapacak derecede yakınlaşmış bir Suriye vardı. İki ülke arasında yaşanan olumlu ilişkiler sürecine şimdiki AK Parti hükümeti de çok önemli katkılarda bulunmuş ve halklar arasında da çok kapsamlı dostluklar kurulmaya başlanmıştı.

Dünya siyasi tarihinde pek rastlanmayan bir şekilde Türkiye ve Suriye hükümetleri ortak toplantılar yapıyorlar ve iş çevreleri bu olumlu havayı geniş çaplı bir ticaret ve yatırım fırsatına dönüştürüyorlardı.

– Tam da bu noktada size bir soru sormak isterim. Mesela halkımıza sorsak, bu ilişkileri değil hep Suriye’nin PKK’ya destek verdiği yılları hatırlıyor gibi. Bunun nedeni nedir sizce? Ve bu durum bir uzlaşmaya engel mi?

Çok güzel bir tespit. Aslında Türk toplumu bu konuda belki de ikiye bölünmüş durumda. Halkın çok büyük bir çoğunluğu Suriye’nin PKK’ya destek verdiği yılları hatırlasa da esasında 1998’den itibaren iki devlet arasında yaşanan güzel günleri hatırlamak istiyor.

Dostluk ortamının tahrip edilmesine şiddetle karşı çıkıyor ki, bu, bence çok olumlu. Hatta bu kesimin içinde Türk hükümetine destek veren seçmenler de var. Çünkü onlar da Suriye ile normalleşmekten yanalar; ancak bir de küçük ama sesi çok çıkan ve militanca hükümete destek veren hatta hükümeti yönlendirmeye çalışan bir grup var ki, onların, Esat dedikleri Suriye devleti ile anlaşmaya/uzlaşmaya hiç niyetleri yok.

Dünya siyasetinden kopuk, tamamen ideolojik saplantılı bu grubun sesinin çok çıkmasında mevcut hükümete körü körüne destek veren medyanın büyük sorumluluğu var. Dolayısıyla ben bir uzlaşmaya kamuoyunun olumlu destek vereceği kanaatindeyim

– Peki, Hocam, uzlaşmadan ne anlamalıyız?

Baştan söylediğim gibi biz Suriye hükümetine karşı çıkmamalı ve hiç bir muhalif grubu desteklememeliydik. Yıllar içinde bu yanlış politikadan çark edecek fırsatlar ortaya çıktığında mutlaka politika revizyonuna gitmeliydik. Yapmadık. Peki, ne oldu? Sonunda biz kaybettik. Şu anda Suriye hükümet kuvvetleri ülkenin çok büyük bir bölümünde hâkimiyet sağlamış durumda. 

Bir kaç yıl öncesine kadar ülke topraklarının üçte birine hapsedilmiş olan Suriye şimdilerde üçte ikisinden fazlası üzerinde etkili egemenlik kurmuş durumda. İdlib ve Tanf bölgelerinin de hükümet kuvvetlerinin kontrolüne geçmesiyle Suriye toplamda yüzde yetmişten fazlasını oluşturan topraklarda hâkimiyet sağlamış olacak.

Geriye kalan toprakları ABD ile birlikte elinde bulunduran PYD ise Suriye Demokratik Meclisi (SDM) adıyla ve Amerika’nın da teşvikleriyle Şam yönetimi ile görüşüyor. PYD siyasi içerikli ve coğrafi sınırları olan bir otonomi elde etmeye çalışıyor. Buna karşılık Suriye hükümeti ise devletin milli-üniter yapısının bozulmamasında ısrarcı.

Sadece mahalli yöneticilerin seçimle gelebileceği bir paketle müzakereleri sonlandırmak istiyor.  Rusya ise PYD’nin geniş çaplı otonomi isteğine karşı çıkmakla birlikte Suriye’nin verebileceğinin biraz daha üzerine çıkmasını istiyor gibi.

– Rusya bu konuda neden Suriye’ye tam destek vermiyor?

Aslında veriyor; ama Rusya aynı zamanda savaşın bir barış antlaşması ile sona ermesini/erdirilmesini de arzu ediyor; çünkü savaş alanındaki başarılarını ve siyasi/diplomatik kazanımlarını bir barış anlaşması ile taçlandırmaktan yana.

Öte yandan Amerika’nın bir an evvel Suriye’den çıkmasını arzu ediyor. Trump da Suriye’den çıkmak istiyor. O da bunu biliyor ve bu süreci hızlandırmak istiyor; ancak PYD bir şeyler elde ederse o zaman Suriye yönetimi içine entegre olacağını ve Amerika’nın da hızlı bir şekilde çekileceğini öngörüyor. Kendi açısından gayet mantıklı bir sonuç ve iyi bir strateji.

– Peki, Hocam bizim stratejimiz ne? Ne elde etmeye çalışıyoruz?

En can alıcı soruyu sordunuz. Hatta bunu ‘bizim bir stratejimiz var mı?’ veya ‘ne elde etmeyi amaçlıyoruz ve elde etmek istediğimiz milli çıkarlarımızla uyumlu mu’ diye bile sorabilirsiniz.

Normalde bir devlete uyguladığı politikanın milli çıkarlarıyla uyumlu olup olmadığı sorulmaz; çünkü böyle bir soru abestir; ama bizim bu soruyu dış politikamız ve özellikle de Suriye siyasetimiz açısından sormamız için her türlü sebep var; çünkü Suriye siyasetimizin milli çıkarlarımızla uyumlu olduğunu söylemek çok zor.

Suriye siyasetimiz pek çok çelişki ile dolu. Örneğin 2011 yılında Esat’ı devirmek şeklinde özetlenebilecek bir politikaya yönelmemiz doğru değildi.  Esat dediğimiz Suriye, dostluğun ötesinde adeta müttefik denilebilecek kadar bizimle iyi bir politika izliyordu ve bu her manada bizim lehimizeydi.

Ama bizimkiler 2011 yılında patlak veren Arap Baharı olaylarına o derece kendilerini kaptırdılar ki, bölgedeki bütün rejimlerin, iktidarların yıkılacağı ve bu ülkelerin hepsinde ilhamını Müslüman Kardeşler (İhvanı Müslimin) hareketinden alan siyasal İslamcı grupların geleceğini zannettiler.

Bunu bir varsayıma çevirdiler. Özellikle Tunus ve Mısır’daki yönetimlerin göreceli olarak kısa bir sürede ve kolayca değiştirilmeleri bizim hükümeti yanlışa götüren en önemli faktör oldu.

Esat dedikleri Suriye yönetimi bir kaç ay içinde devrilip yerine Müslüman Kardeşler hareketinin Suriye kolu diyebileceğimiz siyasal İslamcı grupların geleceği varsayımına dayalı bir politika oluşturdular.  Hatırlayın Esat’ı üç ya da altı ayda devirip Emevi Camiinde Cuma namazı kılma konuşmaları yapılıyordu.

Bu yanlış bir politikaydı ama diyelim ki başlandı. O zaman ne yapmak lazım. İstenilen sonuca ulaşamıyorsanız ve politikanızı belirlemenize sebep olan faktörlerde ciddi değişiklikler meydana geliyorsa hemen siz de politikanızı gözden geçirmek durumunda olmalısınız. Strateji ve dış politika bunu gerektirir.

2013 yılı itibariyle Suriye hükümetinin devrilmeyeceği ortaya çıktı ve başta Amerika, Fransa ve İsrail gibi ülkeler Suriye’yi dar bir alana sıkıştırarak ülkeyi bölme amacına dayanan yeni birpolitikaya yöneldiler. Yani Suriye’yi Sünniistan, Esat Bölgesi (ki, onlar buna Şiiistan veya Alevi bölgesi demeyi de tercih ediyorlardı) ve Kürdistan şeklinde üçe bölmek.

İşte bu andan itibaren bizim bu politikaya karşı çıkarak Suriye’nin yanında yer alacak yeni bir politika belirlememiz lazımdı; çünkü aksi takdirde ortaya bir Kürdistan çıkacaktı. Bunu yapmak yerine biz adeta bir saplantı ile Esat’ı devirme siyasetine hız verdik. Bu inatla yaptıklarımız aslında Suriye’nin bölünmesine giden yolu açmaktan ve stratejik çıkarlarımıza zarar vermekten başka bir işe yaramadığı halde…

– Hocam Rusya ve İran’la kavgamız da bundan dolayı mı başladı?

Aynen. Bu ideolojik inat ve ısrar bizi Rus uçağını düşürecek kadar bir aymazlığa götürdü. O günleri hatırlayın. Hem Rusya hem de İran ile tam manasıyla papaz olmuştuk. Üstelik Batı ile ilişkilerimiz de pek candan olmadığı halde. Bu sırada ortaya çıkan IŞİD Suriye ve Irak’ın üçe bölünmesi sürecine olağanüstü katkılarda bulundu ve sanki IŞİD Amerika ve İsrail’in ekmeğine yağ sürer gibi hareket ediyordu. Bunu görerek politika değiştirmek yerine hala Esat’ı devirme inadını sürdürdük.

Sonuçta bu politikanın sürdürülemez olduğu anlaşıldı. Davutoğlu tasfiye edildi. Rusya ile ilişkiler düzeltildi. Tam bu sırada 15 Temmuz darbe girişimi olması ve Rusya’nın o gece hükümete tam destek vermesi de bunda çok etkili oldu; ancak bizim Suriye politikamız pek değişmedi.

– Sohbetimizin başında da değinmiştiniz, Suriye kazandı. Şimdi somut olarak ne yapmalıyız?

Şimdi artık armudun sapı ve üzümün çöpünü bir kenara atmak ve gerçeklerle yüzleşmek lazım. Bir an evvel Suriye ile anlaşmak/uzlaşmak gerek.  Suriye’ye destek verip, PYD’nin fazla bir otonomi almasının önüne geçmek lazım. Eğer böyle yaparsak Türkiye’dekisığınmacıların geri döndürülmeleri mümkün olur.

Dahası, Suriye’nin yeniden yapılandırılmasından ciddi pay almak mümkün. Suriye’nin yeniden yapılandırılmasının on ila yirmi yıl süreceği ve 600 milyar ile bir trilyon dolar arasında bir kaynak gerektireceğinden söz ediliyor. Ve sınırımızda yeniden bizimle dost, Adana Mutabakatı çerçevesinde ilişkilerini yürüten bir devlet olacak.

Eğer ısrar ve inadımızda devam edersek, sınırımızda hasım bir devlet, içinde PYD/PKK’nın temsil edildiği bir siyasi yapı ortaya çıkacak. Bu PKK yapısına Avrupalı bütün PKK sevicilerin destek olacağında şüphe yok. Rusya ve İran’la limoni ilişkiler ve yeniden yapılandırılan Suriye’de nal toplayan bir Türkiye… Seçenekler aşağı yukarı bunlar.

3TÜRKİYE ORTA DOĞU’DA NE YAPMALI?

Ünal, “ABD’nin tek taraflı yaptırımlarına maruz kalan ülkelerin birbirleriyle dayanışma içinde olmaları anlaşılır bir şeydir ama İran ile Türkiye bu krizlerde geliştirecekleri dayanışma kültürüyle bunu bir kaç adım öteye taşıyarak tam bir dostluk ortamı geliştirebilirler” 

– Hocam,  Türkiye’nin Orta Doğu politikalarının bütünü üzerinde konuşalım. Şu anda nasıl bir politika izliyoruz ve neler yapılmalı?

Türkiye’nin şu anda izlediği Orta Doğu politikalarında birçok doğru ve birçok yanlış iç içe; dolayısıyla Orta Doğu politikalarımızın bütünü yanlış veya bütünü doğru demek zor. Öte yandan doğru veya yanlış derken de neye göre doğru ve neye göre yanlış olduğunu en açık biçimde ortaya koymak lazım.

Bir ülkenin dış politikasını belirleyen temel unsur milli çıkarıdır yani bir ülkeye izlediği dış politikanın çıkarlarına uygun olup olmadığını sormak bile doğru olamaz dış politikayı çıkarlar belirlediğine göre…

– Ama anladığım kadarıyla siz Türkiye’nin izlediği politikaların milli çıkarlarıyla uyumlu olmadığını söylemeye çalışıyorsunuz…

Evet izlediğimiz politikaların bir kısmının doğru yani milli çıkarlarımızla uyumlu, bir kısmının ise yanlış yani milli çıkarlarımıza uygun olmayan hatta çıkarlarımıza zarar verir nitelikte olduğunu söylüyorum.

Önce doğrulardan başlarsak, bölgenin en güçlü ülkelerinden birisi olan İran ile ilişkilerimizin toparlanması çok doğru. İran ile ilişkilerde geçmiş yıllarda adeta mezhep mücadelelerini andıran söz düelloları yaşadık. Bunlar doğru değildi. Rus savaş uçağını düşürdüğümüz günlerde İran ile düşmanca ilişkiler içindeymişiz gibi konuşuyorduk.

Rusya ile ilişkilerimizi toparlamaya başladığımız günler aynı zamanda İran ile de bir uzlaşma/anlaşma dönemi gibi oldu. 15 Temmuz Darbe Girişimi ise Ankara ile Tahran arasındaki ilişkilerin hızla düzelmesine vesile ve bu durum hem ikili ilişkilerde hem de Suriye’de kendini gösterdi.

Şimdilerde aramızda Suriye konusundaki görüş ayrılıklarına rağmen ilişkilerimiz gayet dostane bir atmosferde devam ediyor.

Türkiye’nin ABD’nin İran’la imzalanan uluslararası nükleer antlaşmadan tek taraflı çekilmesini doğru bulmadığı gibi İran’a ABD’nin uygulayacağı tek taraflı ambargoya da uymayacağını açıklaması aramızdaki ilişkilerin dostane şekilde devamına katkıda bulunacaktır.

Hatta bu dönemde ABD ile işi olmayan Türk şirketlerinin, İran’dan çekilmek zorunda kalan büyük Avrupalı, Kanadalı, Japon vs şirketlerinin boşaltacağı alanları doldurmaları teşvik edilmeli ve böylece aramızdaki ilişkiler pekiştirilmelidir.

Bu çerçevede Tahran yönetiminin ABD ile yaşadığımız krizde açıkça Türkiye’nin yanında olduğunu açıklaması da bizim açımızdan önemli bir destektir.

ABD’nin tek taraflı yaptırımlarına maruz kalan ülkelerin birbirleriyle dayanışma içinde olmaları anlaşılır bir şeydir ama İran ile Türkiye bu krizlerde geliştirecekleri dayanışma kültürüyle bunu bir kaç adım öteye taşıyarak tam bir dostluk ortamı geliştirebilirler; bütün bölgesel konularda birlikte hareket edebilirler; örneğin İran Türkiye’nin PKK’ya karşı mücadelesine destek verirken Türkiye de İran’ın Pejak’la mücadelesinde Tahran’ın yanında olur.

– Son zamanlarda Irak ile ilişkilerimizde de hızlı bir düzelme gözlemlenebiliyor özellikle geçen yıllarda Irak Başbakanı İbadi ile Türk yetkililer arasında yaşanan söz düellosu dikkate alındığında…

Çok haklısınız. Geçen yıllarda Irak Başbakanı İbadi ile Türk yetkililer arasında yaşanan söz düellosu ne kadar yanlış yani Türkiye’nin milli çıkarlarına aykırı idiyse, bugün aynı Irak başbakanı İbadi ile kameralar önünde el sıkışılarak iki ülke ilişkilerinin düzeltilmesi o derece doğru yani Türkiye’nin çıkarlarıyla uyumludur.

Örneğin Türkiye ile Irak arasında Barzani’nin bağımsızlık referandumu ile başlayan yakınlaşma adeta stratejik bir birlikteliğe doğru gidiyor.

Önce Irak hükümetinin Barzani’nin bağımsızlık elde etme çabalarına karşı çıkmasına Türkiye’nin Barzanistan’a karşı bir ambargoyla yardımcı olması, Irak’ın, Barzani yönetimini gasp ettiği topraklardan çıkarmasına ve Barzani bölgesinin Bağdat yönetimine Irak anayasasına uygun bir şekilde entegre edilmesine destek vermesi iki ülke arasındaki ilişkileri bir anda stratejik bir düzleme taşımış oldu.

Geçtiğimiz haftalarda Irak’ın Şengal bölgesindeki PKK yuvalanmasına karşı Irak Hava Kuvvetleri’nin devreye girmesi ve geçen hafta Irak Başbakanı İbadi’nin Ankara’yı ziyareti sırasında Türk Hava Kuvvetlerinin Şengal’i bombalayarak üst düzey bir PKK teröristini etkisiz hale getirmesi bu stratejik ilişkilerin daha da gelişeceğini gösteriyor.

Bütün bunlar iki devletin Büyük Kürdistan gibi bölgeye dışarıdan dayatılan projelere karşı çıkarlarının ortak olduğunu fark etmeleri ile başladı.

Aslında Amerika’nın Irak’ı illegal bir biçimde işgal ettiği 2003 yılından itibaren Irak ile Türkiye’nin çıkarlarının ortak olduğu ve ABD’nin bir Büyük Kürdistan dayatmasına karşı büyük toprak kayıplarına uğraması muhakkak olan Türkiye ile Irak’ın birlikte hareket etmesi ve aynı tehlikeyle yüz yüze olan Suriye ve İran’ı da yanlarına almaları gerekirdi; ancak özellikle 2007 yılından itibaren Türkiye’nin Barzani’ye destek veren politikaları normal olmayan bir durum (anomaly) yarattı.

İki ülke ilişkileri uzun süre gergin kaldı ve Ankara’nın o yanlışından 2017 yılının Eylül sonlarında Barzani’nin düzenlediği referanduma ve sonuçlarına karşı çıkmasıyla dönülebildi.

– Peki hocam hangi ülkelerle sorunlar yaşıyoruz?

Suriye savaşında izlediğimiz politika tam bir facia ve Türkiye’nin çıkarlarına hizmet ettiği düşünülemez/söylenemez. İdeolojik saplantılarla giriştiğimiz Suriye macerası tam bir felakete dönüşmüş durumda ve baştan Suriye hükümetini çok kolay devirebileceğimiz varsayımıyla attığımız cüretkar adımlar ve söylediğimiz sözler adeta bir bumerang gibi geri üzerimize geliyor.

Ve tükürdüğümüzü yalamamak adına aynı politikalarda sürdürdüğümüz ısrar Türkiye’nin diğer ülkelerle ilişkilerini ya tümden bozuyor ya da olumsuz etkiliyor ve Türkiye’yi ne yapacağı öngörülemez, güven telkin etmeyen bir ülke haline getiriyor.

Örneğin Mısır politikamız yani Mısır’a karşı yürüttüğümüz söz düellosu ve son yıllarda artan bir oranda Mısır’ın bize karşı belirlediği politikalar ve ortaya koyduğu tavırlar çok ciddi riskleri beraberinde getiriyor.

Mısır bizimle pek çok konuda işbirliği yapan bir ülkeydi. 1998 Suriye krizine giden yıllarda ve kriz sırasında o zamanki Mısır lideri Mübarek’in Türkiye’ye önemli diplomatik ve siyasal yardımları olmuştu. Ayrıca Mısır’la artan ekonomik ve ticari ilişkilerimiz vardı ve hızla gelişmekteydi.

– Hocam ne oldu da Mısır ile kavgalı hale geldik?

Özetle söylemek gerekirse bütün belalar 2010 yılının son haftalarında Tunus’ta başlayan, yıllardır iktidarda bulunan Bin Ali yönetiminin devrilmesiyle sonuçlanan ve Batılılar tarafından Arap Baharı olarak adlandırılan olaylar zincirinin Mısır’a sıçramasıyla başladı. Liberaller, ekonomik sıkıntılardan şikayetçi olan geniş halk kesimlerinin başlattığı gösteriler giderek Müslüman Kardeşler örgütünün de sokaklara inmesiyle ivme kazandı ve Mısır lideri Hüsnü Mübarek’in devrilmesi ve Mısır Silahlı Kuvvetlerinin geçici olarak yönetime el konmasıyla sonuçlandı.

Ardından Mısır Silahlı Kuvvetleri vaat ettiği şekilde ülkeyi seçimlere götürdü. Bu dönemde diğer gruplar yeterli etkinlik gösteremediği için Müslüman Kardeşler örgütü ise adı üzerinde bir örgüt olduğu, geniş halk kesimleriyle iç içe bulunduğu için seçimlerde başarı sağladı; ancak bu başarı marjinaldi. Şöyle ki toplam Mısır seçmeninin yüzde ellisinin katılıp katılmadığının tartışmalı olduğu bir seçim sürecinde Müslüman Kardeşler’in adayı Mursi seçimleri kazandı.

Bu dönemde Türkiye, öyle anlaşılıyor ki,  yapmaması gerektiği kadar bu işlere karıştı. Mursi’nin kazanması için girişimlerde bulundu. Mursi kazandı; ancak bir mutabakat oluşturamadı. Tam tersine Mısır halkında büyük bir kırılma yaşandı ve Mursi’nin selefi-islamcı bir rejim empoze etme çabaları büyük bir toplumsal kırılmaya yol açtı. Ve büyük gösterilerin sonunda 2013 yılının yazında Mısır Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu.

Türkiye bu duruma şiddetle tepki gösterdi ve o günden bu yana her platformda Mısır aleyhinde konuşma yapar hale geldik.

Mısır tarafının iddialarına göre Mısır’daki yönetimin muhaliflerine de belli destekler veriyormuşuz. Bunları bilemem; ama bildiğim bir şey var ki, beş yılı aşkın bir süredir devam eden bu kavgadan elde ettiğimiz hiç bir fayda yok. Tam tersine pek çok zararımız var.

Mısır yönetimine karşı koyma politikasında tamamen izole olmuş durumdayız. Bizim dışımızda Mısır’a karşı aynı tepkileri gösteren başka bir ülke yok. Mısır hem Batılı ülkelerle hem Rusya ve Çin ile gayet güzel ilişkiler yürütüyor. Bizim Mısır’ın politikalarını değiştirecek gücümüz, kapasitemiz yok. Dolayısıyla beş yıl önce kızgınlık veya benzer sebeplerle belirlediğimiz politika bize zarar vermekten başka bir işe yaramıyor.

– İsrail’le de ilişkilerimiz pek iyi değil. O konuda ne dersiniz?

Çok güzel bir noktaya temas ettiniz. Biz 1964 yılında yaptığımız dış politika değerlendirmesinde Orta Doğu ve Arap-İsrail mücadelesi hakkında aşağı yukarı şöyle bir politika belirlemiştik.

Hiç bir komşumuzun iç işlerine karışmamak, karışıyormuşuz intibaı verecek her hareketten kaçınmak, Arap ülkelerinin birbirleri arasındaki mücadelelerde taraf olmamak ve Arap-İsrail mücadelesinde ise İsrail yanlısı olmama, İsrail yanlısı görünmeme, Arapların haklı her girişimine diplomatik/siyasi destek verme, İsrail’in aşırı güç kullanması durumlarında bu ülkeyi eleştirme; ancak bütün bunları yaparken de İsrail’i kendimize düşman etmeme siyasetini benimsemiştik. Ve bu politikada çok başarılıydık.

Nüanslar üzerine inşa edilen bu politika ustalıkla uygulanıyor ve zaman zaman İsrail’in bizim işimize yarayan desteğinden faydalanılıyor; ama, bütün bunlar Arap devletlerini rahatsız etmeden sürdürülebiliyordu.

İsrail’in 2007 yılında Gazze’de gerçekleştirdiği ‘Dökme Kurşun’ operasyonu ile başlayan, ‘one minute’ krizi ile devam eden ve Mavi Marmara olaylarıyla zirveye taşınan Türkiye-İsrail gerginliği zaman zaman yumuşama olsa da kesintisiz bir şekilde gidiyor.

Buradaki sıkıntı şu: İsrail’i eleştirebilirsiniz. Hatta eleştirmelisiniz özellikle de Filistinlilere orantısız güç kullandığı zamanlarda.

Hatta Arap devletlerinin Birleşmiş Milletler nezdinde veya başka uluslararası platformlarda İsrail’e karşı yaptıkları diplomatik girişimlerin parçası olabilirsiniz; ama bütün bunları İsrail ile bütün masayı devirmeden ve özellikle de İsrail’i kendinize düşman etmeden yapabilirsiniz.

Fakat İsrail’in Orta Doğu’da var olma hakkını sorgulayan açıklamalar yaparsanız, bu ülkeyi kendinize düşman etmiş olursunuz. Üstelik İsrail’i kendinize düşman etmekten de hiç bir çıkarınız olmaz. Veya İsrail’in politikalarını değiştirecek hiç bir şey yapamazsınız

Daha önce de değinmiştiniz. İsrail ile Mısır, Kıbrıs Rum Kesimi ile ortaklaşa hareket ediyor diye. Bunun ne tür tehlikeleri var?

Doğu Akdeniz’in üç kıyıdaş ve kilit ülkesi Mısır, İsrail ve Suriye ile aynı anda kavgalıyız. Oysa Mısır ile kavgamızın hiç bir mantığı yok ve hemen düzeltilmelidir. İki ülke uzlaşarak, birbirlerinin egemenliğine saygı esasına dayalı olarak topraklarında diğer ülkeye karşı faaliyet gösteren hiç bir gruba izin vermeyerek işe başlayabilirler.

İsrail ile ilişkiler sürdürülebilir bir zemine taşınabilirse Filistinliler de bundan memnun olurlar; çünkü İsrail üzerinde az da olsa bir manivela kabiliyetimiz oluşur. Suriye ile bir an evvel uzlaşmak gerektiğini bir önceki sohbette ele almıştık.

Bu üç ülkeyi Rumlarla bir araya getiren en önemli sebep Türkiye karşıtlığı ve çıkardıkları doğalgazı birlikte Avrupa’ya götürecek güzergâh arayışıdır. Türkiye bu üç ülkeyle ilişkilerini ortalama düzeye getirdiğinde vaziyet bir anda değişir; çünkü hepsinin doğalgazı Türkiye’nin enter-konnekte sistemine bağlanır ve hepsi birden Rumların yanından uzaklaşmaya başlar.

Kısaca söylemek gerekirse, dış politika milli çıkar esaslarına uygun bir şekilde yeniden ele alınırsa Türkiye’nin kazancı sadece askeri/siyasi alanlarla sınırlı kalmaz; aynı zamanda çok büyük ekonomik ve ticari kazançlar da elde edilebilir.

4TÜRKİYE NE ABD’NİN NE DE RUSYA’NIN KUCAĞINDADIR

– Hocam bugünkü sohbetimizde de Türkiye-Rusya ilişkilerindeki sorunları ve fırsatları ele alalım isterseniz. Ayrıca pek çok da yanlış anlama var gibi. Örneğin ABD’den uzaklaşıp Rusya’ya mı yanaşma olacağız gibi

Soruyu çok güzel formüle ettiniz. Hatta bunu bazı insanlar benim hiç sevmediğim bir biçimde ‘Amerika’nın kucağından kalkıp, Rusya’nın kucağına oturmak’ diye de ifade ediyorlar. Öncelikle şunu belirtmek gerekir. Türkiye hiç bir zaman Amerika’nın kucağında değildi.

Amerika ile yakın ilişkiler içine girdiğimiz yılları NATO üyeliğinden veya ABD Başkanı Truman’ın adıyla anılan ve 1947 yılında yürürlüğe giren Truman Doktrini ile başlatacak olursak, o tarihlerde aramızdaki ilişki gayet asimetrik idi.

1947 yılı itibariyle ABD dünyanın tek atom gücüydü.

Sovyetler Birliği karşısında bu açıdan önemli bir caydırıcılığa sahipti. Sonradan Sovyetler Birliği de atom silahına sahip oldu ve aralarındaki dehşet dengesi iki kutuplu bir dünya düzeninde pek çok tehlikeli krizle devam etti. Belli zaman aralıklarında ise detant yani yumuşama dönemleri oldu. Bu dönemlerde Türkiye hep kendi milli çıkarlarına uygun hareket etti.

Bazen ABD ile birlikteliğimizi ve NATO’nun Sovyetler Birliği’nin çevreleme politikalarına verdiğimiz desteği, yaptığımız katkıları abartmış gibi davrandığımız yıllar oldu, özellikle de 1950’li yılların ikinci yarısında olduğu gibi; ancak ABD ile münasebetlerimiz asimetrik olsa da hiç bir zaman müstemleke yani kucak ilişkisi halini almadı.

Türkiye işine gelmediği zamanlarda ABD’ye sert tepkiler gösterdi. Mesela 1962 yılının Ekim ayında patlak veren ve bütün dünyayı nükleer bir savaşın eşiğine getiren Küba Füzeler Krizi sırasında ve sonrasında Türkiye kendi hayati çıkarlarına sahip çıktı.

– Ama Sovyetler Birliği ile ilişkileri hep gergin kaldı ve biz hep ABD’nin en sadık müttefiki gibi davrandık…

İlk bakışta öyle gibi görünebilir; ama aslında tam öyle değildi. Soğuk Savaş şartlarına rağmen Sovyetler Birliği ile de ilişkilerimizin çok iyi olduğu yıllar oldu ve uzun yıllar da öyle kaldı; ama bu dönemler kamuoyunda nedense pek iyi bilinmez.

Özellikle 1964 yılında gerçekleştirilen dış politikanın gözden geçirilmesi – ki, bu gözden geçirme Küba Krizi ve öncesinde meydana gelen bir dizi olay ile Johnson Mektubu krizi sonrasında yapılmıştı – sonucunda, Türkiye, Sovyetler Birliği ile ilişkilerini toparlama ve iki ülke arasında ticari ve ekonomik alanlarda kapsamlı bir işbirliği yapılması siyasetini benimsedi.

Buna göre Türkiye NATO içinde kalmaya devam etti ve NATO’nun güvenilir bir üyesi olmayı sürdürdü.

NATO politikaları çerçevesinde yapılanlara tam destek verdi; ama aynı zamanda Sovyetler Birliği ile de ekonomik ve ticari alanlarda çok kapsamlı ilişkiler geliştirdi.

Öyle ki, Türkiye’nin başta demir çelikler, alüminyum işletmeleri gibi çok büyük sanayi tesisleri ile ilk petrol rafineleri bu dönemde yani 1965 ile 1980 yılları arasında Ankara-Moskova hattında yaşanan yumuşama politikaları sayesinde Sovyet teknolojisi ve kredileri ile yapıldı. O kadar hibe ve ucuz krediler veriliyordu ki, Türkiye bunları adeta biber, domates satarak ödedi.

Bunlar Türkiye’de yeterince bilinmiyor ama aklıma bir soru geldi. Türkiye’de NATO içinde kalmaya devam ettiği halde, Sovyetler Birliği gibi bir ülke Türkiye’ye bu kadar yardımı ve teknoloji transferini neden yaptı? 

Sovyetler Birliği’nin amacı Türkiye’yi orta vadede NATO’dan koparmaktı. Sovyet lideri Khuruşçev, Türkiye ile Bolşevik Rusya arasında bizim Milli Mücadele yıllarında başlayan ve İkinci Dünya Savaşının sonlarına kadar devam eden iyi ilişkilerin Stalin’in yanlış ve takıntılı politikaları sonucunda bozulduğunu biliyor ve Türkiye’ye dostluk gösterilirse, Ankara’nın orta vadede NATO’dan çıkarak tarafsız politikalara yöneleceğini düşünüyordu.

Bu politika Khuruşçev’in 1967 yılında Sovyet Komünist Partisi tarafından görevden alınıp, yerine Brejnev’in getirilmesinden sonra da aynen devam etti.

Bu dönemde Türkiye Sovyetler Birliği’nden toplamda en fazla ticari-ekonomik yardım ve destek gören üçüncü dünya ülkesi oldu ama NATO üyesiydi. Üstelik bir yandan bu yardımları alıyor öbür yandan da Sovyetler Birliği’nin 1968 yılında Çekoslovakya’da Aleksandır Dubçek’i iktidardan uzaklaştırması gibi girişimlerini de protesto edebiliyordu.

O zamanki Başbakan Demirel’e Sovyetler Birliği ‘bize yönelik protestolara siz katılmasaydınız olmaz mıydı?’ dediğinde Rahmetli Demirel ‘o başka, bu başka’ diyerek, hem Batılı protestoya katıldığını hem de ekonomik ve ticari ilişkileri sürdürmekten yana olduğunu ortaya koyuyordu. O zamanki Türk solunun ‘Morison Süleyman’ diye adlandırdığı Demirel’in Sovyetler Birliği ile ilişkileri bu derece geliştirebilmeyi başardığının altını burada çizmiş olalım.

Yani Soğuk Savaş döneminden verdiğiniz bu örneklerle Türkiye’nin ABD veya Sovyetler Birliği ile ilişkilerinin ‘kucağa oturma’ gibi bir anlayışla tanımlanamayacağını söylüyorsunuz

Çok doğru özetlediniz. Türkiye’nin göreceli olarak çok daha zayıf ve seçeneklerin fevkalade sınırlı olduğu o yıllarda bile böyle bir şey söz konusu değildi. Bugün zaten hiç olamaz. Mesele çıkar ilişkisidir. Zaten meseleye çıkar açısından yaklaştığınız zaman bu konularda sıklıkla dile getirilen bazı görüşlerin de ne kadar gereksiz ve anlamsız olduğu ortaya çıkar.

Örneğin sıklıkla ifade edilen bir başka endişe de şöyle: ‘efendim Amerika’ya şu anda güvenemiyoruz, tamam; ama Rusya’ya nasıl güveneceğiz?’. İlk bakışta gayet masum görünen bu söz aslında ya acemice bir yaklaşımı ifade ediyor veya kasıtlı olarak söyleniyor. Acemice olabilir; çünkü dış politikada esas çıkardır ve bugün ve öngörülebilir bir gelecekte her hangi bir ülkeyle çıkarlarınızın ne kadar örtüşüp örtüşmediği konusu dış politikayı şekillendirir.

Çok uzun vade üzerine endişeler oluşturmak dış politikanın planlanmasına yardımcı olmaz. Ayrıca matematiksel olasılıklar hesabı üzerine de dış politika planlanması yapamazsınız ve yapmamalısınız. Örneğin matematiksel olasılıklar üzerine bir dış politika planlaması yapmaya kalkarsanız, Azerbaycan ile günün birinde savaşmak zorunda kalırsak diye bir ihtimali de hesaba katmak zorunda kalırsınız; ama böyle bir yöntem dış politika planlamasını felç eder.

Özetlemek gerekirse dış politika ülkelerin çıkarlarının ne kadar örtüştüğü esası üzerinden planlanır ve öngörülebilir geleceğe göre yapılır.

Peki uzun vadede şu olursa veya bu olursa, o da o zaman öyle olaylar olurken ortaya çıkan veya çıkacak seçeneklere göre değerlendirilir.

Örneğin ABD’nin başına Trump’ın geleceğini, Trump’ın Avrupalı müttefiklerini kolayca/hızlıca karşısına alacağını, Türkiye-ABD arasında böyle bir kriz yaşanacağını, o krizde Almanya gibi yakın zamana kadar neredeyse her konuda Türkiye’yi eleştiren bir ülkenin Ankara’ya destek açıklayacağını on yıl öncesinden tahmin etmeye kalkmak akıl karı değildir. Olsa olsa komplo teorisi olur.

– Bu çerçevede bugünkü Türkiye-Rusya ilişkileri üzerinde neler söylenebilir?

İki ülkenin çıkarları arasında büyük bir örtüşme olduğunu hemen gözlemleyebiliyoruz. ABD’nin Orta Doğu’da yaptıkları iki ülkeye de zarar veriyor. Örneğin Irak ve Suriye gibi ülkelerin sınırlarını değiştirmeye çalışması, Büyük Kürdistan projesi vs hepsi Türkiye ile Rusya arasında bir çıkar ortaklığı oluşturuyor.

Öte yandan iki ülke arasındaki ticaret hacmi hızla yükseliyor. Rusya bizim dış ticaretimizde şu günlerde ikinci ortağımız; ama hızla artan ticaret hacmi dolayısıyla birinciliğe yükselebilir.

Turizm sektöründe Ruslar belirleyici bir role sahip. Şöyle ki yakın zamanlara kadar Türkiye’ye gelen turist sayısında Almanlar hep birinciliği elde tutarlardı, bu yıl toplam turist sayısında Ruslar Almanları geçebilir. Geçmese de ikinci büyük turist sayısı ne demek? Az mı?

Siyasi konularda görüş alış verişi ve ortak yaklaşımlar da iki ülkeyi yakınlaştırıyor. Suriye konusu dışında bölgesel sorunlarda Ankara ile Moskova arasında artan bir anlayış birliği olduğu hemen gözlenebiliyor. Pek çok sebepten dolayı ABD ile ilişkilerimizin bozulması özellikle askeri alanlarda Rusya’yı işbirliği yapılabilir bir seçenek olarak ortaya çıkarıyor. İnşallah Suriye konusundaki saplantılarımıza bir son verirsek, Rusya ile ilişkilerimiz yeni bir ivme kazanabilir.

Rusya ile ilişkilerin iyi olması Orta Asya Türk cumhuriyetlerini de rahatlatıyor.

Çünkü bu devletler Rusya ile rekabet halindeki bir Türkiye’ye yönelik politika belirlemekte zorlanıyorlar.

Azerbaycan gibi her halükarda Türkiye ile ilişkileri birinci öncelikli olarak yürütenler olduğu gibi, Ankara-Moskova hattı sorunlu olduğu zaman Türkiye’ye karşı politikasında zorlananlar da oluyor. Bu arada özellikle Kazakistan ve bilge Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’i burada anmak gerekiyor. Rusya ile yaşadığımız uçak krizinde kendisinin gösterdiği çabalar iki ülke arasındaki ilişkilerin toparlanmasına büyük katkıda bulunmuştu.

Ayrıca Rusya, ilişkilerde ABD gibi ‘ya benlesin, ya da değilsin’ gibi hırçın bir tavır ortaya koymuyor. Türkiye’nin Batı dünyası ile ilişkileri konusunda anlayışlı ve saygılı davranıyor. Dolayısıyla bu ilişkileri geliştirmek için her türlü sebep var.

– Hocam bu arada Türk ve Rus halkları arasında da bir uyum ve anlayıştan bahsetmek mümkün mü? Mesela çok sayıda karışık evlilik olduğunu duyuyoruz. Ayrıca Türk şirketleri Rusya coğrafyasında oldukça başarılılar

Bu da çok önemli bir tespit.  Mesela onlarca yıldır Batı dünyası ile işbirliği içindeyiz. Avrupa’nın birçok ülkesinde ciddi sayıda Türk toplumları yaşıyor; ama hiçbirisinde Türklerle Ruslar arasındaki sıcaklık oluşmadı.

Bu konuları araştıran uzmanlar on binlerce karışık evlilikten söz ederken, bazen yüz binden fazla olduğuna dair açıklamalar yapanlar oluyorlar. Üstelik bunların çok büyük bir bölümü bir kaç çocuklu işleyen evlilikler. Ben de Ankara’da oturduğum bölgede çok sayıda karışık evliliğin tanığıyım. O evliliklerden doğan çocuklar bizim çocuklarla ya okulda ya basketbolda, bir yerlerde arkadaşlık yapıyorlar.

– Amerika tarafından özellikle eleştirilen S-400 hava savunma füzelerinin Rusya’dan alınması konusunda neler söylemek istersiniz?

Bu alımın mutlaka gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Siyasi açıdan bu alım çok önemli. Dünyanın çok kutuplu hale geldiği bir dönemde Rusya ile ilişkilerin bir seçenek olarak görülmesi/gösterilmesi açısından önemli.

Ayrıca askeri açıdan fevkalade önemli;

Çünkü Rusya’nın bu silah sistemlerinin dünyanın en iyisi olduğunu Amerikan uzmanları ve istihbarat elemanları isim vermeden kendi basınlarına yaptıkları açıklamalarda ifade ediyorlar. Ayrıca Rusya’nın silah teknolojisinde ABD’den hiç mi hiç geri olmadığını hatta özellikle füze teknolojisinde ileri olduğunu Suriye savaşında gördük.

Öte yandan Rusya ile bu silah sistemlerinin ortak üretilmesi, teknoloji transferi gibi alanlarda fazla bir sorun yaşanmayacağı anlaşılıyor. İki ülke yetkililerinin bu konularda yaptıkları açıklamalar bunu teyit edici nitelikte. Türkiye’nin hiç azımsanmayacak bir savunma sanayisi var.

Türkiye bu savunma sanayisini zor şartlarda geliştirmeyi başardı. Rusya ile yapılacak işbirliği özellikle ortak üretim ve teknoloji transferi gibi alanlarda geliştirilirse, Türkiye’nin savunma sanayi yeni bir atılım yapma fırsatı yakalayabilir. Dolayısıyla bu konuda kesinlikle geri adım atılmamalıdır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz