Osmanlı Hayranlığı

7
330

Osmanlı Devleti, Türkler tarafından kurulmuş 16 devletin en büyüğü ve en uzun ömürlü olanı. Bir cihan imparatorluğu.
Osmanlı’nın şeceresini XV. Yüzyıl tarihçimiz Aşıkpaşazâde Gökalp nesli olarak tanımlar. Osmanlı hakimiyetinin kaynağını bir taraftan Oğuz Kağan’ın kutsal kanına dayandırır bir taraftan da “halîfe-i rûy-ı zemîn” olarak dinî kaynağa.


Osmanlı şehzadeleri idam edilmeleri gerektiğinde yaylarının kirişi ile boğdurulur ve böylece kutsal kanları yere akıtılmamış olur. Çünkü “kutsal kan”, Oğuz Kağan’ın kanı yerlere akıtılmamalıdır. “Kara budun”dan bir kimse en çok sadrazam olur. Hiç kimse padişahı devirip yerine geçmeyi aklından bile geçiremez. Olsa olsa Kırım hanlarından birisini getirip devletin başına geçirmek düşünülür.


İbni Haldun, devletlerin de insanlar gibi doğma, gelişme ve ölme devirleri olduğunu yazsa da Osmanlı buna hep kulak tıkamıştır. Osmanlı literatüründe devlet, “devlet-i ebed-müddet” olarak hep sonsuza kadar yaşayacaktır. Hiç ölmeyecek, hiç batmayacaktır.
1683’den sonra başlayan geri çekilme ve çöküş bir türlü önlenemedi. Ardı arkası kesilmeyen Kutsal İttifak’ın Haçlı saldırıları Osmanlı’yı Batı’nın “Hasta Adamı” haline getirdi. Hasta daha ölmemişti ama toprakları çoktan paylaşılmaya başlamıştı.
1789 Fransız İhtilali sadece Fransa’yı etkilemedi. Bütün imparatorlukları temelinden sarstı. Milli devletlerin kuruluş süreci hızlandı. Osmanlı bundan en çok zarar gören imparatorluklardan birisi belki de birincisi oldu.
Rusya, Deli/ Büyük Petro’nun sıcak denizlere inmek planlarını adım adım uyguluyor ve imparatorluklar yıkılırken yeni bir dünya imparatorluğu olmak istiyordu. İngiltere toprakları üzerinde güneşin hiç batmadığı en büyük sömürge imparatorluğu olarak bütün dünya haritası üzerinde işlem yapıyordu. Dünyaya eşitlik ve adalet dağıtmak iddiasındaki Napolyon Akka Kalesi önlerinden at koşturuyordu.

1915’de Çanakkale’den geçiş izni vermediğimiz İngiliz ve Fransız donanmaları Dolmabahçe önünde demir atınca “Halife-i rûy-ı zemîn” de “esir” konumuna düştü. İngilizler Sevr’i Türk milletine kabul ettirebilmek için şımarık çocuklarını İzmir’e çıkardılar.
Artık “kurtuluş reçeteleri” dolaşmaya başladı. İşgalden önce İstanbul’u boşaltmaya cesaret edemeyenler Mustafa Kemal’i Samsun’a çıkararak Yunan işgaline cevap verdiler. Güç merkezi artık Ankara’ya kaymıştı. İstanbul’daki “kadîm devlet” bir süre sonra “sembolik bir devlet” haline gelecekti. Ama ne olursa olsun ortada “bir millet fakat iki ayrı devlet” vardı.Asker ve aydın kesimi yeni duruma ayak uydurmakta çok zorluk çekmedi. Ama sıradan halk tabakaları için İstanbul’un çekim alanından hemen çıkabilmek de kolay değildi. Bolu, Düzce, Adapazarı halkı bu adaptasyon eksikliğinin bedelini ödemek zorunda kaldı.

Osmanlı kendisini “devlet-i ebed-kıyâm” olarak tanıtmaya devam etse de artık Osmanlı Devleti tarih olmak zorundaydı. 1922’de saltanat kaldırıldığı ve Osmanlı hanedanı (damatları ile beraber) yurt dışına sürüldüğü zaman Ankara’da hiçbir tepki yaratmadı. Milli devletin kuruluşu 2 Kasım Bayramı ile kutlanıldı.
1927’den sonra yeni rejime muhalif olanlar ve olma potansiyeli taşıyan kişiler etkisiz hale getirilince muhalefet ister istemez yeraltına çekilmek gereği duydu. Ama isteklerinden ve özlemlerinden hiçbir zaman vaz geçmedi. Sabırla bekledi.
1950’den sonra başlayan Demokrat Parti dönemine ancak 10 yıl katlanılabildi. Bundan sonra yeni bir DP dönemine geçit vermemek için Anayasa değişikliği yapılarak Meclis’in bir üst kademe güven sigortası olarak Senato kuruldu. İhtilâli yapan subaylar “Tabii senatör” olarak burada yerlerini alarak yaptıkları devrimi korumaya çalıştılar. 1971, 1980 askeri müdahaleleri sanki her 10 yılda bir yapılması gereken normal müdahalelerdi. 1990’dan sonra ise “post-modern” müdahaleler başladı.


Bütün bu süreç içerisinde milli ve dini değerlerine bağlı olan geniş halk kesimi içerisinde eskinin buğulu günlerine karşı bir özlem duygusu oluşmaya başladı. Eski kutsanmaya ve bütün eksik ve hatalardan arındırılmaya başlanıldı. Kanunî’den sonra Kanunî döneminin kutsanması ve hayal dünyasına yerleştirilmesi gibi bir şeydi bu. Osmanlı döneminde sefere giderken yediği üzümün parasını üzüm teveğine asan askerin hikâyesi camilerde güzel vaaz konusu oldu. Fatih’in mahkemeye çağırılması ve kadının huzuruna çıkması tarih kitaplarında olmasa bile halk konferanslarında uzun uzun anlatıldı. Osmanlı medeniyetinin parlak sayfaları öne çıkarıldı. Yenilgi ve bozgunlar sanki gökten düşen meteor taşları idi. Kaderin bir parçası. Sebep ve sonuç ilişkisi pek sevimli değildi.

Kırıkkale’de bir konferansta Adana Şer’iye Sicilleri’nde yer alan bazı şüpheli belgeleri konu edinmiştik. Konferansın sonunda halktan birisi söz istedi ve “Hocam siz bütün hayallerimizi yıktınız. Biz Osmanlı döneminde hiçbir haksızlık yapılamaz diye biliyorduk” dedi.
Halbuki Osmanlı Kanunnâmeleri’ni açmış, okumuş olsa hırsızlık da, cinâyet de hatta zina da kanunnamelerin konusu olmuş. Tavuk çalana verilecek ceza da “at hırsızı”na verilecek ceza da belirlenmiş. “Köftehorlar” bile kanunnamelerde yerini almış.
Bütün buna rağmen Osmanlı döneminde her şeyin mükemmel işlediğini, hukuk ve adaletin tam olarak uygulandığını düşünmek en azından tarih bilmemektir. Başını devekuşu gibi kuma sokmak hiçbir gerçeği değiştirmiyor.
Osmanlı çöküş sürecine girdikten sonra bu çöküşü durdurmak ve devleti yeniden ayağa kaldırmak belki mümkündü. II. Abdülhamit bunu sağlamaya çalıştı. Ama İttihat ve Terakki “vatanı kurtarmak” için vatan ve millet düşmanları ile işbirliği yapmaktan çekinmedi. Sonunda İttihat ve Terakki devlet gemisinin dümenini eline aldı. Artık devleti kurtarabilecekti!
Devleti kurtarmak için Babıâli Baskını ile başlayan macera Pamir Yaylaları’nda son buldu. Artık devletin başında Mustafa Kemal ve onun milli düşünceleri vardı.

Osmanlı, kurduğu devlete ısrarla “devlet-i ebed-müddet” dese de Osmanlı 1922’ye kadar yaşayabildi. Ama onun mayasındaki “Oğuz Kağan kanı”, Türkiye Cumhuriyeti’ne aktarıldı ve sonsuza kadar yaşamaya devam edecek. Asıl olan devletin isminin Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti olması değil onu yaşatan idealin onunla birlikte yaşamasıdır.
Şu anda Hakkâri’den Hakurk’tan doğan güneş Libya sahillerini aydınlatıyorsa; Fatihler, Oruç Reisler Mavi Vatan’da görev yapıyorsa bu ideal Türkiye Cumhuriyeti adıyla sonsuza kadar yaşayacak demektir.

7 YORUMLAR

  1. 1915’de Çanakkale’den geçiş izni vermediğimiz İngiliz ve Fransız donanmaları Dolmabahçe önünde demir atınca “Halife-i rûy-ı zemîn” de “esir” konumuna düştü. İngilizler Sevr’i Türk milletine kabul ettirebilmek için şımarık çocuklarını İzmir’e çıkardılar.

  2. Osmanlı, kurduğu devlete ısrarla “devlet-i ebed-müddet” dese de Osmanlı 1922’ye kadar yaşayabildi. Ama onun mayasındaki “Oğuz Kağan kanı”, Türkiye Cumhuriyeti’ne aktarıldı ve sonsuza kadar yaşamaya devam edecek. Asıl olan devletin isminin Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti olması değil onu yaşatan idealin onunla birlikte yaşamasıdır.
    Şu anda Hakkâri’den Hakurk’tan doğan güneş Libya sahillerini aydınlatıyorsa; Fatihler, Oruç Reisler Mavi Vatan’da görev yapıyorsa bu ideal Türkiye Cumhuriyeti adıyla sonsuza kadar yaşayacak demektir.

  3. Osmanlı çöküş sürecine girdikten sonra bu çöküşü durdurmak ve devleti yeniden ayağa kaldırmak belki mümkündü. II. Abdülhamit bunu sağlamaya çalıştı. Ama İttihat ve Terakki “vatanı kurtarmak” için vatan ve millet düşmanları ile işbirliği yapmaktan çekinmedi. Sonunda İttihat ve Terakki devlet gemisinin dümenini eline aldı. Artık devleti kurtarabilecekti!
    Devleti kurtarmak için Babıâli Baskını ile başlayan macera Pamir Yaylaları’nda son buldu. Artık devletin başında Mustafa Kemal ve onun milli düşünceleri vardı.

  4. Kaleminize sağlık, güzel bir yazı olmuş hocam. Aynı biz insanlar gibi devletler de büyük gelişir ve yok olur. Osmanlı Devleti’de 1923’te tarihteki yerini alsa da iyisiyle kötüsüyle bizim geçmişimiz olarak hafızalarımızdaki mevcudiyeti devam ediyor.

  5. Yazınızı zevkle okudum hocam. İttihad ve Terakkî hakkındaki görüşlerinizi de bir yazıyla bizlere aktarırsanız sevinirim. Selamlar. Saygılar.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz