İnsanlık üretmeden tüketmeye dayalı yaşam biçimini mağara devrinde bırakmıştır.

Yaşadığımız çağda üretmeden tüketebilmek için üç yol var ya borç alacaksın, ya dileneceksin yada çalacaksın. Çalmak yasadışıdır kelepçeye gelip kodesi boylarsın, dilenmek ayıplı bir iş kimsenin yüzüne bakamazsın. Geriye makul tek çare kalıyor borçlanmak ve lakin oda devamlılığı olan, sürdürülebilir bir iş değildir. Neticede bir yerde tıkanırsın, yeni borç bulamazsın, aldığın borcu da geri isterler. Sonuç olarak kimsenin elinde üretmekten başka sağlam ve sürdürülebilir bir yol yoktur.

Üretim sadece bireyler için değil toplumlar içinde olmazsa olmazdır ve yukarıda saydığım üç madde toplumlar için de hemen hemen aynen geçerlidir. Belki istisnai olduğunu düşünebileceğimiz tek konu örgütlenip, toplumsal olarak yapılan sömürgecilik, işgal, yağma ve ganimet edinme politikaları olabilir. Temeli çalma olan bu eylem organize topluluklar tarafından yapılınca meşruiyet kazanıp, cezalandırılmıyor gibi düşünülebilir, fakat tüm sömürgeci düzenlerin eninde sonunda çöktüğü ve ağır bir tplumsal bedel ödediği düşünülürse bunun da orta uzun vadede sürdürülebilir bir politika olmadığı anlaşılacaktır.

Sonuçta üretmenin gerekliliği ve en doğru yol olduğu üzerinde herhangi bir itiraz ve tereddüt olmadığı biliniyor, peki nasıl üretici olunur, işte bu konu üzerinde fazlaca yoğunlaşılıp kafa yorulmuyor.

Çok uzun zamandır bu topraklarda hep bir üretim sorunu var, nerede ise son 300 – 400 yıldır başka toplumların üretebildiği ürünler bu topraklarda üretilemiyor, onlar önde gidiyor, biz hep geriden kovalıyor, onların keşfedip, ürettiğini bizde üretebilmek için uğraşıyoruz.

Bu üretim sorununu çözmeden güçlü ve müreffeh bir toplum haline gelebilmemiz hep uzak geleceğe ait, özlemi çekilen bir hayal olarak kalıyor.

Üretim yetersizliğimiz ise genellikle parasızlık ve sermaye eksikliğine bağlanıyor. “Benimde param, sermayem olsa bak neler yaparım” iddiası kahve sohbetlerinde uçuşup duruyor. Kahve sohbetlerinde kalsa iyi, ekonomi politikalarını belireyenler de daima tasarruf, sermaye ve para eksikliğinden bahsediyorlar.

Açıkça söyleyeyim; üretim eksikliğimiz para eksikliğinden kaynaklanmaz, bilgi ve üretime uygun toplumsal iklim eksikliğinden kaynaklanır!!!

Bizim insanımız bu bilgi eksikliğini ya farketmez yada utanır ifade etmez, başarısızlığını ve yetersizliğini para eksikliğine bağlar kurtulur. Üretim için gerekli iklimi oluşturmak ile görevli devletimiz ise çoğu zaman bu görevinin idrakinde bile değildir, kendini üreticilerin gelirine el koyup ideolojik amaçları doğrultusunda dilediği gibi harcamak imtiyazına sahip ayrıcalıklı bir tüzel kişilik olarak algılar.

Oysa üretmenin başı bilgidir, bilmektir, ne üreteceğini, nasıl üreteceğini, ne kadar üreteceğini bilmek çözülmesi gereken en temel üretim problemidir. Bu bilgiye ekonomi literatüründe know-how denir, ve bizim toplumumuzda da eksik olan budur.

Bu bilgi elbette insana aittir, lakin gökten zembille de inmez bu bilgiyi keşfetmek gerekir. İşte bizim toplumumuz ya bu keşif fonksiyonunun öneminin hiç farkında değildir, yada küçümser, burun kıvırır. Üretim sorunumuzun en derin noktası da tam buradadır.

İcat ve keşif olmadan üretim olsa bile ancak taklit ile mümkündür, taklit eden ise üretse dahi teknoloji yaratmanın rantından asla faydalanamaz, ancak işin taşeronluğunu, hammallığını yapar çok çok fasoncu olur.

Teknoloji yaratabilmek için bilimsel bilgi gerekir, bilimsel bilgiye ulaşabilmek içinse bilimsel eğitim olmazsa olmaz şarttır. Bir toplum en zeki, en çalışkan, en meraklı, en yaratıcı, en yetenekli, çocuklarını seçip onları çok nitelikli bir bilimsel eğitime tabi tutmazsa; bilimsel bilgiye ulaşması, teknoloji yaratması ve know-how sahibi olması asla mümkün olmaz. Eğer eğitim sisteminiz doğru çocukları seçip, doğru bir eğitime tabi tutmuyorsa yarış baştan kaybedilmiş demektir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk toplumunu sınai üretim kapasitesi olan çağdaş bir topluma dönüştürme ütopyası için uygulamaya koyduğu politikaları bu yüzden hep bilimsel eğitim ağırlıklıdır. Bu eğitim politikaları terkedildiği, bilimsel eğitimin yerini ezbere dayalı ideoloji ve inanç propagandaları aldığı için bu toplumsal dönüşüm de sekteye uğramıştır..

Üretimin en az teknoloji kadar önemli bir diğer unsuru da tasarım ve estetiktir. İster bir bina yapın isterse bir giysi, ister bir mobilya yapın isterseniz de bir ulaşım aracı, teknolojinin yanı sıra estetik ve tasarımda nihai üretimin başarısını belirleyen önemli bir faktör olarak karşınıza çıkacaktır.

Tasarım becerisini ortaya çıkaran ise sanattır, eğer bir toplum yetenekli insanlarının içindeki sanat, estetik ve yaratıcılık becerilerini ortaya çıkartıp geliştirecek bir eğitim sistemi ve toplumsal iklimden mahrumsa o toplumdan başarılı bir tasarıma sahip üretim çıkmaz. Resme, heykele, müziğe kısacası sanata düşman toplumsal iklimlerde bu yüzden tasarımı başarılı üretimler yapılamaz.

Peki bir topluma bilimsel bilgi ve sanat eğitimi vermek yeterli olur mu? Elbette hayır ayrıca bu insanların yaşamak ve üretmek isteyeceği bir toplumsal iklimin de yaratılması gerekir. Bu iklim yoksa çöle dikilen bir gül gibi bilgi ve yetenek sahibi insanlar kurur gider. Tabi insanın gülden farkı ayaklarının olmasıdır, bu insanların bir kısmı da kuruyup gitmeye razı gelmez yürür ve uygun iklimlere gider, buna da biz beyin göçü diyoruz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz