Menderes’in iflası derken elbette Adnan Menderes’in şahsen iflas etmesinden bahsetmiyorum, kendisi çok zengin bir toprak ağasıydı, Çakırbeyli çiftliğinin sahibiydi ve kişisel olarak da hiç iflas etmedi.

Lakin 1958 yılında, Menderes iktidarında Türkiye, dış borçlarını ödeyemeyeceğini deklare ederek Morotortum ilân etti, iflasını açıkladı…

Bu topraklardaki bir önceki morotoryum da Abdülhamit iktidarı sırasında 1881 yılında ilân edilmiş ve Osmanlı’nın bir çok ekonomik kaynağı Düyun-u Umumiye idaresine teslim edilmişti.

Moratoryum borçlunun, ödeme gücünü kaybetmesi nedeniyle borçlarının tümünü veya bir kısmını ödeyemeyeceğini ilân etmesidir. Genelde süreç borçlu ve alıcı arasında borcun yeniden yapılandırılması ile sonuçlanır.

Türkiye Cumhuriyeti devleti de 5 Ağustos 1958 tarihinde içinde bulunduğu mali güçlükler sebebiyle moratoryum ilân edince yapılan yeni anlaşma ile borçların yapılandırılması ve 1971 yılına kadar taksitlendirilmesi sağlanmıştır.

Cumhuriyet’i kuran kadrolar hesapsız kitapsız ve üretime yönelik olmayan borçlanmanın Osmanlı’ya maliyetini çok iyi gözlemlemişlerdi. Osmanlı borçları ancak Lozan anlaşması ile yeniden yapılandırılabilmiş, epeyce bir traşlanıp, uzunca bir vadeye bölündükten sonra yeni bir ödeme planı üzerinde uzlaşılmış ve aynı zamanda Osmanlı borçlarını tahsil etmek üzere kurulan yabancıların idaresindeki Düyun-u Umumiye idaresi de lağvedilmişti.

1923’de Cumhuriyet kurulduğunda ülkenin ekonomik görünümü son derece yoksuldu. Her ne kadar “kapitülasyon”lar, Lozan’da kaldırılsa da, barış anlaşmasının hükümlerine göre, yeni Cumhuriyet, gümrük duvarlarını 1928 yılına kadar yükseltemeyecekti. Buna ek olarak, Türkiye Osmanlı İmparatorluğu’nun dış borçlarının, yeni devletin topraklarına orantılı olan bir kesimini ödemeyi de kabullenmişti. Bu borç ödemeleri, devlet bütçesinin % 7,56’sından (1924 yılında), % 18’ine kadar (1930 yılında) yükselen bir orandaydı.

Adnan Menderes Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 İzmir İktisat kongresinde söylediği “vasiyetim şudur ki, dış borç almayınız, üretip satınız. Bir ülke ne zaman başka ülkelere yardım ve kredi için avuç açmıyorsa tam bağımsızdır. Ekonomik bağımsızlık yoksa gerçek bağımsızlık olmaz. Biz Osmanlının borcunu ödeyeceğiz, ama asla borç almayacağız. benden sonraki devlet yöneticileri de almasınlar” sözünü dinlememiş ve aynı Osmanlı gibi borçlanmaya ve tüketime dayalı bir sahte refah yaratma modelini uygulamaya koymuştur.

1950’de 22.3 milyon dolar olan dış ticaret açığı serbetleşmenin etkisiyle daha 1952’de 193 milyon dolara varmıştı. Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı yıllarında biriktirdiği altın ve döviz rezervleri vardı. Ne var ki, 1953 yılının sonuna gelindiğinde bunların tümü tükenmişti.

1950 seçimleri ile iktidara gelen Demokrat Parti döneminde uygulanan dış borçlanma politikaları sonucunda sadece birikmiş altın ve döviz rezervleri erimemiş, 1958 yılına gelindiğinde dış borçların tutarı 256 milyon doları bulmuştur, bu borç yaklaşık 236 ton altına denk gelmekteydi. 

En nihayetinde borçların ödenmesinde sıkıntı yaşanınca, 4 Ağustos 1958 tarihinde moratoryuma gidilmek zorunda kalınır ve Türk Lirasının devalüasyonunu zorunlu hale gelir.   Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) kapısı çalınır, IMF ile ilk stand-by anlaşması yapılır.

IMF anlaşılan istikrar programının belli başlı altı öğesi vardı; Devalüasyon; Dış Borç Ertelemesi; Para ve Maliye Politikasına Kısıtlamalar; Dış Ticaretin Serbestleşmesi; KİT Fiyatlarının Serbestleşmesi. IMF ile yapılan anlaşma çerçevesinde, 25 milyon IMF’den, 250 milyon ABD’den, 75 milyon diğer OEEC ülkelerinden kredi alınmıştır.

Türk Lirası yüzde 221 oranında devalüe edilerek, dolar kuru  2.80 Türk Lirasından 9 Türk Lirasına düşürüldü, aslında dolar kurunu 2,8 TL’den 9,0 TL’ye düşürmek, büyük ölçüde bir çok dış ticaret işleminde veya karaborsada zaten fiili olarak kullanılan kuru resmen kabul edip döviz piyasasına açıklık getirmekten başka bir şey değildi.

Netice itibariyle üretmeden tüketmek; dış borç ve yabancı sermayeye dayalı bir sahte  refah yaratmak asla sürdürülebilir bir düzen değildir. Bu yöntem geçmişte iki defa denendi her ikisininde sonu facia oldu sadece ekonomik değil bir çok siyasi, sosyal ve insani krizde ortaya çıktı. Tarih bize çok önemli dersler veren bir laboratuvardır, tarihi okuyup ders almazsanız, döner döner yeniden okur ve aynı hataları tekrar tekrar yaparsınız.

Malum iktidar Menderes ve Abdülhamit hayranlığı ile biliniyor, onların izinden yürüyor, onların ekonomik politikalarının benzerlerini uyguluyor ve onların yaptığı aynı hataları yapıyorlar. Aynı ekonomi politikalarını uygulayıp, farklı sonuçlar elde edebileceğini düşünenler tarihten hiç ders almamışlar demektir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz