GÜNDÜZ YILDIZI

Gündüz Yıldızı/Asi Hikâyeler, Zaim Güzel’in bir çırpıda okuduğum öykü kitabı. Daha önce iki romanını okumuştum. Biri “Gaip Zemheri” diğeri “Hazel”

Güzel’in dili ve kalemi bana her zaman çekici gelmiştir. Bunun nedeni; bu kadar zengin kelime dağarcığıyla allayıp pullamadan sohbet eder gibi yazılarına dökmesi hem ustalık işiydi hem de çoğu kez sözünü ettiği ve öyle olduğuna da inandığım “halktan kopmama” anlayışının bir göstergesiydi.

Gündüz Yıldızı/Asi Hikâyeler: On adet öyküden ve kendi yaşam kesitlerinden/Anılarından oluşmakta. Uzun yıllardan beri yazdığı şiirlerinden de az da olsa örnekler koymuş kitabına. 

Öykülerinin her birinde burnumun direği sızladı, sonunun nasıl biteceğine dair merakımdan sayfaları hızla çevirdim. Çoğu zaman hiçbir roman, hiçbir öykü okuyucunun öngördüğü gibi bitmez. Zaim Güzel’in öyküleri de öngördüğüm gibi bitmedi, öngördüğümden daha etkili bir sonla bitti, kitabı da öyle…

Bazı öykülerinde dostlarının, arkadaşlarının hikayelerinden yola çıkarak ve onların isimlerinden de söz ederek hem onları onore etmiş hem anılarını ölümsüz kılmış hem de edebiyat dünyamıza unutulmaz eser bırakma çabasını göstermiş.

GÜNDÜZ YILDIZI

Hazel romanını okuyanlar, Leyla ve Tamar öyküsünün romanda geçen bir kesit olduğunu hemen hatırlayacaklardır. Leyla ve Tamar öyküsünü okurken, romandaki tadı bir kez daha yaşadığımı söyleyebilirim 

Kitaba adını da veren “Gündüz Yıldızı” öyküsü: benim de arkadaşım Ressam, “Şemsi Akbaş’ın ve eşi sevgili abim Mehmet Ali Akbaş’ın 12 Eylül’ün karanlık günlerinin bir anısı.

 “Dilek” öyküsünde: Servet Erdem’in yaşamından bir kesit. Hepimizin olduğu gibi değişik nedenlerle ayrıldığımız; doğduğumuz, çocukluğumuzun geçtiği topraklara özlemi ve yıllar sonra ziyaret ettiğinde köyünün ve evinin yürek burkan hali ve “Pala bıyıklı, beyaz kirli sakallı, kahverengi tenli, sararmış buruşuk bir kâğıdı andıran İsmail Dede ile sohbeti… 

Bekleme Odası, Öyküsünden bir kesit:  “Ona cevap vermek istemiyorum, bir iki kez göz göze geldiğimizden beri benimle küçük aşk oyunlarıyla dalga geçmeye çalıştığını düşünüyorum. Ayrıca ben ona, onu sevdiğimi hiç söylemedim. Cahillik işte: 

“Duydum seni, fakat canım çay içmek istemiyor,” diye cevap veriyorum kısık bir sesle. Gülümseyerek ve kur yaparak: 

“O zaman odanıza getireyim, baş başa içeriz, biz bize. Güzel olur değil mi?” diyor. 

Umursamaz bir tavırla omuzlarımı silkerek:  

“Olur, nasıl istersen.”  

Aslında onun bu konuşmaları hoşuma gitmiyor da değil, ama gel gör ki son iki gündür insanların içerisindeki şımarık davranışları beni utandırıyor ve huzursuz ediyor… Doğrusu, kızın şahsıma yaklaşımı kimsenin umurunda değil, benden başka. Aslına bakarsanız. Buradaki diğer insanlar, başıboş bir kütleden ibaret; enerjisiz ve duygusuz.  Hatta bu dünyadaki varlığın içine pelte gibi sığınmış gaip âlemindeler. Bense kanlı canlıyım ve yaşayan enerjimle konuşacak birilerine ihtiyaç duyabilirim. Doğrusu, kızla aramızda ıssız bir yakınlık içinde kalabilme fikri bana da iyi gelebilir. En azından eğlenceli olur. Evet, evet mantıklı olabilir… Buradaki hayatımda onu bir yere koymalıyım. İyi birine benziyor. Hem şurada kaç gün ömrümüz kaldı ki…”  

“Gündüz Yıldızı” öyküsünden bir kesit: Fırtınalı bir gecede, küçük gemileriyle oradan oraya savrulan insanlardı onlar. Kader değildi yaşadıkları; seçimleri ve inançlarıydı. Geride bırakmadılar özgür sevdalarını. Koşarak geçtiler çakalların arasından. 

  Apartmanın giriş katında, ter içinde ve dizleri kaskatı kesilmişti. Endişeliydi, ancak paniğe kapılmak istemiyor, sakin olmaya çalışıyordu. Zamanın yarattığı baş dönmeleri; kaçak günlerin yorgunluğu ve gaddar mevsimlerin öfkeli sancılarıydı. Merdivenlerin demir korkuluğuna tutunup basamaklara oturdu. Birkaç dakika soluklanmanın ardından hızla ayağa kalkıp toparlanmaya çalıştı. Apartmanda, onu bu haliyle kimse görsün istemiyordu.  Mantosunun düğmelerini açtı. İliklerini çözdüğü yeleğin eteğiyle yüzündeki teri silip, saçlarını elleriyle düzeltmeye çalıştı. Derince nefeslenip apartmanın dış kapısına yöneldi. Demir kapının küçük penceresinden dışarıya göz atarken yüzünde kaygılı bir ifade vardı. Farklı yollardan giderek peşlerindeki adamı yanıltmışlardı ancak her şey bitmemişti, Memo hâlâ ortalarda yoktu. 

Ev binanın alt katında eksi ikinci kottaydı. Şüphe içinde iniyordu iki katın merdivenlerini. Sakin olmaya çalışsa da Memo gelene kadar huzurlu olması mümkün olmayacaktı. Merdivenler uzadıkça uzadı, erişilmez gibi duran kata indiğinde, derin bir çukurun içinde hissetti kendini. Kapının önünde, eve girip girmemenin kararsızlığını yaşıyordu. Eve girmekten başka da bir şansı yoktu. Karar verdiğinde çantasını karıştırarak evin anahtarına ulaştı. Anahtarı yavaşça yerine takarken kilidi çevirmeye cesaret edemedi. Garip bir sessizliğin endişesi sardı aklını. Sonra dış kapının çarpma sesi yankılandı. Demir kapının çıkardığı metal gürültüsü telaşına sebep olurken evin kapısını açıp panikle içeriye daldı. Ardından kulağını kapıya dayayıp dışardan gelen ayak seslerini dinledi. Bir zaman sonra sesler üst katlarda kayboldu. 

Kendini güvende hissetmiyordu. Akvaryumdan halıya düşen balığın çırpınışındaki gibi biçare ve nefessiz kalmıştı, kalbinin çarpıntısı dinmiyordu. Sıklaşan nefesinden boğazı kurumuş, soluklanamaz olmuştu. Kesik öksürüklerle gitti mutfağa. Bir yudum suyla boğazını ıslatıp, sakin olmaya çalıştı. Ardından birkaç saniye evi dinledi ve odaları dolaştı.  Elindeki çantayı bir kenara atıp ince zayıf bedenini eski demir bir sandalyeye bırakırken, pelte gibi ve karamsardı. “Hadi Memo hadi nerede kaldın,” diye mırıldandı. Geçmek bilmeyen dakikalar fazlasıyla durağan ve yaşam alay edercesine tenhaydı. Bir zaman sandalyeden kalkmadı. Sorular soruları, endişeler endişeleri doğuruyordu. Apartman ilk kez bu kadar sessizdi oysa gürültü hiç eksik olmazdı. Bağrışmalar, çarpan dış kapı, çocuk sesleri; her şey sihirli bir değnekle yok edilmişti sanki. Tek başına kalma korkusu sardı aklını. Saatine baktı. Eve geleli bir saati geçmişti. Memo’nun yakalandığını düşünmek bile istemedi.   ‘Umut iyi bir şeydir, iyi şeyler asla ölmez, kendini hiçbir zaman umutsuzluğa düşürme,’ derdi Memo. Bu umutla kalktı sandalyeden. Evin bir cephesi, iki kat yüksekliğinde yan sokağa bakıyordu. Pencerenin önüne gidip perdeyi dikkatlice araladı. Sokakta olağan dışı bir hareketlilik görünmüyordu. İçindeki umudu kaybetmekten korkarken kendini toparlamaya çalıştı.  “Neredesin hadi gel artık Memo,” dedi sessizce.  Salonun ortasında kafesteki bir aslanın voltasında ileri geri yürüyor, anın çaresizliğinde sabırlı olmaya çalışıyordu. Sakinleşip kendince durumun analizini yaptı. Beklemekten başka şansı yoktu. Eğer üç saat içerisinde Memo gelmezse istemeyerek de olsa ikinci planı uygulayıp yalnız devam edecekti. Bu birlikte aldıkları zorunlu bir karardı.”

Altındağ’ı Çocukluk anılarını, Üç Fidanı, yıllar sonra dostlarıyla buluşma anını ve diğer öykülerini benim gibi bir çırpıda okuyacağınızı tahmin ediyorum. Daha nice romanlar ve öyküler yazman dileğimle, okuyanın çok olsun Zaim Hocam.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hikmet Dönmez - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Sonsöz Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Sonsöz Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Sonsöz Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Sonsöz Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

02

Harun Yiğit - Sevgili Hikmet hocam, anlattığın kadarıyla kitap ilginç… umarım edinip okuma fırsatım olur.

Kalemin ve yüreğin var olsun.

Antalyadan selamlar ?

Harun Yiğit

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 28 Şubat 16:01
01

Zaim Güzel - Sonsöz gazetesine ve kıymetli yazar sayın Hikmet Dönmez'e

yorumları ve düşünceleri için çok teşekkür ederim.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 28 Şubat 13:05