JAPONYA’DA DEPREM 55 ÖLÜ TÜRKİYE’DE DEPREM 55 BİN ÖLÜ

Elbette tek bir ölüm bile fazla, malum ateş düştüğü yeri yakar istatistiklere ölüm olarak geçen kayıpların birinin anası babası evladı ya da bir başka sevdiği olduğu kolayca akıldan çıkıyor ve geriye sadece istatistiki rakamlar kalıyor ki bu son derecede üzüntü verici bir durumdur.

Japonya'da yeni yılın ilk günlerinde yaşanan 7,6'lık depremde 50'den fazla bina kısmen veya tamamen yıkıldı. Çok sayıda bina alevlere teslim oldu ve en az 55 kişinin öldüğü bildiriliyor.

Japonya'da meydana gelen son depremin gücü, fotoğraf ve videolarda da görüldüğü üzere yerin ne kadar hareket ettiğinden anlaşılıyor. Bazı yerlerde zemin, 4 metreden fazla yükseldi ve 1 metreden fazla yanlara doğru hareket etti.

Ülkemizde de yaklaşık bir yıl önce buna yakın şiddette bir deprem olmuştu ama ne yazık ki ölü yaralı sayıları ve ortaya çıkan yıkın neredeyse bin kat daha büyüktü.

Peki, neden?

Biliyoruz ki her deprem bir sınavdır, lakin ilahi bir sınav değil bir mühendislik ve ekonomi sınavıdır.

Depremler yağmurun yağması, rüzgârın esmesi yahut da güneşin doğması gibi tekrarlanan doğal olaylardır. Jeoloji bilimi sayesinde depremlerin nerede, hangi şiddette ve hangi zaman aralıkları ile tekrarlanacağı açık ve net olarak bilinmektedir. Belki de depremler ile ilgili tek bilinmeyen şey depremin günü, saati ve dakikasıdır.

Diğer yandan dünyanın bu gün gelmiş olduğu bilim ve teknoloji seviyesinde yıkıcı şiddetteki depremlerin nerelerde olabileceğini bilip buralarda yapılaşmaktan kaçınmamız, yapı yapmak zorunda kaldığımızda ise olabilecek en şiddetli depremlere dahi dayanabilecek güçte yapılar yapmamız da mümkündür. 

Elbette burada depremlere dayanabilecek yapılar yapmanın teknolojik boyutu yanında birde ekonomik boyutu olduğunu, daha güçlü binaların daha kaliteli proje, beton ve çelik kullanılarak yapılmasının inşaat maliyetlerini yükselttiğini, binaların daha pahalıya mal olduğunu da gözden kaçırmamamız gerekmektedir. Bu tip yapılar inşa etmek doğal olarak bir ekonomik güç meselesi olmaktadır.

Depremlere dair bütün bu bilinenlere rağmen dünyanın birçok bölgesinde olan depremler ağır can ve mal kayıplarına yol açabilmektedir.

Teknolojik bir eksiğimiz olmadığına göre, depremlerde can ve mal kayıplarını neden engelleyemiyoruz sorusu cevap bulunması gereken temel sorudur.

Dikkat edilirse depremlerin daha ziyade yoksul ülkelerde, ya da ülkelerin yoksul kesimlerinde daha fazla hasara ve can kaybına yol açtığı görülür.

Bunun sebebi yoksulların deprem tehdidine açık bölgelerde, deprem tehdidine dayanıksız, ucuz binalarda barınmak ve çalışmak zorunda kalmalarıdır.

Bu noktada karşımıza çıkan cevap teknolojik değil ekonomiktir.

Ekonomisi güçlü ülkeler deprem ve benzeri afetlere karşı daha güvenli yerlerde daha güvenli binalar inşa edebilirken, ekonomisi zayıf ülkeler ancak yurttaşlarının başını sokabileceği ucuz ve dayanıksız konutlar ya da iş yerleri inşa edebilmektedirler.

İşte tamda bu yüzden depremler ile savaşmak için önce yoksulluk ile savaşmak gerekmektedir. 

Bu noktada yoksulluğun yanına birde yolsuzluk unsurunu eklememizde fayda olacaktır. Binaların doğru yerde inşaatına izin vermenin ve bu inşaatları kontrol etmekle görevli otoritelerin görevlerini hakkı ile yerine getirmesinin önündeki en önemli faktör yolsuzluktur. Özellikle az gelişmiş ülkelerde denetlenmeyen ve yargı erkinden korkmayan müteahhitler o ya da bu şekilde denetçileri etkileyerek kendilerine ciddi mali yükler getiren, ama depreme karşı binaların dayanıklılığını sağlayan pahalı teknolojileri kullanmaktan kaçınabilmektedirler. 

Bu ülkede hepimiz inşaatlarda eksik demir ve çimento kullanıldığı dedikodusunu duymuşuzdur. Bir inşaatı yaparken teknik şartname ve projede belirlenen malzemeden eksiğini kullanmanın taammüden seri cinayet işlemek kadar büyük bir suç olması gerekirken, birçok inşaat yapan bu suçu işlemekte ve sonuçta herhangi bir yaptırım ile de karşılaşmamaktadır. İşte sorunun en büyük ve derin kısmı buradadır, müteahhit, bürokrat, politikacı üçgeninde dönen büyük mali imkanlar bu suçun ortaya çıkarılmasını ve cezalandırılmasını nerede ise imkansız bir hale getirmektedir. Belki de sorunu çözmeye başlamanın ilk adımı burada atılmalı, inşaat sektöründeki habis yolsuzluk uruna ilk neşter burada vurulmalıdır. 

İnanın gerisi çok daha kolay olacaktır, kentsel rant yaratmak ile ortaya çıkarılan muazzam mali imkanlar denetim altına alınıp, inşaat yapanlar ve inşaat sahiplerinin bürokrasi ve siyaset ile olan bağları, tarafsız ve bağımsız bir yargının gözetimine alınınca bu cerahat hızla kuruyacaktır.

Deprem sorununun bir diğer boyutu da imar rantıdır, imar rantı yüzünden asla ve kata imara açılmaması gereken depreme çok hassas coğrafyalar imara açılmakta babadan kalma tarlası bir günde beş on misli değerlenen insanların oluşturduğu politik baskı bir türlü aşılamamaktadır. 

Elbette burada birde imar değişikliğini önceden haber alan, tabiri caizse “insider trading” suçunu işleyen ve arsa kapatan mafyatik oluşumlar vardır. Bu etken sorunu daha da derinleştirmekte, özellikle büyük kentler asla yapılaşmaması gereken bir şekilde genişlemektedir. Bunu engelleyecek mali ve hukuki önlemler de muhakkak acilen alınmaktadır.

Biliyoruz ki depremlerde nerede ise daima güvensiz binalarda yaşamak ya da çalışmak zorunda kalan yoksullar ölür, yoksulluğun pençesinde kıvranan insanlara birde deprem kâbusu yaşatmamak tüm yöneticilerin asli görevidir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Murat Özbülbül - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Sonsöz Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Sonsöz Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Sonsöz Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Sonsöz Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.