Kısas : Cana Can; Göze Göz; Dişe Diş

2
133

Kısas, bilerek adam öldürmek ve karşı tarafa etkin zarar vermek suçlarında kişinin işlediği fiile denk gelecek bir ceza ile cezalandırılması anlamındadır (Şamil Dağcı, “Kıyas”, DİA, 3, s 488). Halk arasında bu tarif “kaşa kaş; göze göz” olarak formüle edilmiştir.

Haksız yere bir kimsenin dişini kıran kimsenin dişi kırılacak; gözünü çıkaranın gözü çıkarılacak. İlk çağlardan beri toplumlarda genel kabul gören bu uygulama Tevrat, İncil ve Kur’an-ı Kerim’de geçerliliğini korumuştu. Ancak modern hukukla birlikte yeni bir norma bürünmüş veya dünyanın birçok ülkesinde tamamen ortadan kalkmıştır.


Kısasın kabaca tarifi bu şekilde olmakla birlikte Osmanlı tarihindeki uygulamada çoğu zaman bu cezalandırma şekli birçok şarta bağlanarak askıya alınmıştır.
Haksız yere adam öldüren bir kimsenin birinci derece yakınlarının karşı taraftan davacı olmaları ve kısas istemekte ısrar etmeleri gerekir. Oysa “ikinci bir kişinin” daha hayat hakkının alınmasının çoğu zaman hiçbir kimseye bir yararı olmayacaktır. Bu yüzden kısas gerektiren bir cinayet söz konusu olduğunda yerel yöneticiler devreye girerek kısas isteyen tarafı “diyet” istemeye razı etmeye çalışırlardı. Bu arabuluculuk işlemi insanî amaçlarla yapılmış gibi görünse bile çoğu zaman diyetin yanında kendileri için de bir takım altın- akça aldıkları bir gerçektir.


Osmanlı kanunnamelerinde, vali ve sancakbeylerinin paraya imrenerek kısas uygulamak istemeyişleri kanuna ve adalete uygun görülmüyordu. Buna rağmen uygulamada devletin istediği değil, “ekonomik baskı” etkin olmuştur.
Osmanlı kadı sicillerinde gördüğümüz pek çok kısas talebinin “dem-i diyetle” yani “kan parası” ile tatlıya bağlandığını biliyoruz. Sadece Adana Şer’iye Sicili’ne yansıyan bir olayda kardeşi öldürülen bir kişi diyet parasını kabul etmeyerek “kısas” uygulanmasında ısrarcı olmuştu. “O benim kardeşimi haksız yere nice öldürdüyse o da aynı şekilde öldürülsün” diye ayak diremekteydi. Kadı efendi bu durumda bile hemen kısasa karar vermemiş ve mahalle halkından katilin durumunun sorulmasına gerek duymuştu. Mahkemeye çağırılan mahalle halkı: “Biz de bu kişinin elinden ve dilinden bîzâr olduk” diye katil aleyhinde ifade verince kadı efendi kıyasa karar vermişti.


Bunun dışında kısas yerine çoğu zaman “araya muslihûn girip” iki tarafı belli bir diyet ile sulh ediyorlardı. Bu sulh sırasında maktûlün yakınları “kan parası” (dem-i diyet) adı altında belli bir para alıyorlardı. Bunun dışında genellikle iki sembolik, manevi hediye, “kılıç ve Kur’an-ı kerîm” de verilmekteydi. Ancak fakir halk için bu kadar detaylı bir barışma töreni hazırlanmadığı da bir gerçektir. Çünkü o dönemde Kur’an-ı Kerim en az iki ayda yazılabilen pahalı bir eşya idi.


1512- 1520 yılları arasında düzenlenmiş olan Yavuz Sultan Selim Kanunnamesi’nde:
“Eğer bir kişinin kasd ile urub gözün ya dişin çıkarsa, kısâs lâzım ise kısâs edüb cürm alınmaya. Eğer kısâs etmeseler veyahud kısâs olmasa, ganî (zengin) olursa 200; mutavassıtu’l-hâl (orta halli) olursa 100; fakir olursa 50 akça cürm alına” denilmektedir (A. Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri, III, s. 91). Osmanlı kadı sicillerinde çok az da olsa “cana can” denilerek kısâs uygulandığını gördüğümüz halde kısâs uygulanarak herhangi bir kimsenin gözünün çıkarıldığına dair bir örneği biz görmedik.
Şer’î veya örfî kanunların yüzde yüz uygulanmadığı, çoğu zaman toplum yararı gözetilerek cezanın “cerîme”ye çevrilerek devlete gelir sağlanması yoluna başvurulduğunu söyleyebiliriz. Bu sadece kısas cezası için değil diğer müessir fiiller için de bu şekilde uygulanmıştır. Hırsızlık yapan kimsenin, sahte berat ve hüccet yazan kimsenin eli kesilecek olsa sokaklarda belki yüzlerce elsiz, kolsuz insan görülebilirdi. Eli kesilen bir kimse başkalarına “mûcib-i ibret” olsa bile, devlete de ve zarar suçtan zarar gören kimseye de doğrudan bir yararı bulunmayacaktı.


Modern hukukta bütün kısas cezaları ilkel cezalandırma olarak görülmüş ve uygulamadan kaldırılmıştır. Bugün 3-5 kişiyi sebepsiz yere, zevk için öldüren “seri katiller” için bile “cana can” ilkesi uygulanmıyor. Bunu “modern hukuk normlarına uyabilmek” adına evrensel hukukun da baskısı ile kabul etmiş bulunuyoruz. Adaletin yanılabileceği ve idam edilen kişinin hayatını geri vermenin imkânsız oluşu bu kabul edişin ana gerekçesidir. Oysa zevk için adam öldüren “seri katil” suçunu itiraf ettiğinde bile biz onu hapishanede ömür boyu doyurmaya devam ediyoruz.
Dolmuşuna aldığı bir üniversite öğrencisine tecavüz edip acımadan öldüren; arkadaşlık ettiği bir bayanı 8. Kat penceresinden iterek canice öldüren; kız arkadaşını öldürüp ateşe verip yakan kişi insanlığın aşırı hassasiyetini istismar ederek hayat hakkı bulabiliyor. Bu şekilde canice hislerle adam öldüren kişilerin yanlışlıkla veya bir anlık öfke ile adam öldüren kişilerle eşit haklara sahip olması da bana bir adaletsizlik olarak gelmektedir. Siyasi suçlardan dolayı verilen idam cezaları kamu vicdanını her zaman rahatsız etmiş olup bu günkü konumuzun tamamen dışındadır.


Kişilerin yaşama hakkı kutsaldır, en büyük insanlık hakkıdır. Masum insanlar lehine buna saygı duyulması ve adalet gibi görülen adaletsizliğin ortadan kaldırılması kamu vicdanının ortak sesidir. Bu sese modern hukuk sınırları içerisinde kulak verilmelidir. ABD’deki uygulamanın modern hukuk kuralları içerisinde olduğunu kabul ettiği halde, “yaşama hakkının yok edilmesine” maktul lehine değil katil lehine hassasiyet gösteren kişilerin de konuyu tekrar düşünmelerinde bence yarar var.
Adalet, sağlık ve esenlik dolu günler dilerim.

2 YORUMLAR

  1. Modern hukukta bütün kısas cezaları ilkel cezalandırma olarak görülmüş ve uygulamadan kaldırılmıştır. Bugün 3-5 kişiyi sebepsiz yere, zevk için öldüren “seri katiller” için bile “cana can” ilkesi uygulanmıyor. Bunu “modern hukuk normlarına uyabilmek” adına evrensel hukukun da baskısı ile kabul etmiş bulunuyoruz. Adaletin yanılabileceği ve idam edilen kişinin hayatını geri vermenin imkânsız oluşu bu kabul edişin ana gerekçesidir. Oysa zevk için adam öldüren “seri katil” suçunu itiraf ettiğinde bile biz onu hapishanede ömür boyu doyurmaya devam ediyoruz.

  2. Şer’î veya örfî kanunların yüzde yüz uygulanmadığı, çoğu zaman toplum yararı gözetilerek cezanın “cerîme”ye çevrilerek devlete gelir sağlanması yoluna başvurulduğunu söyleyebiliriz. Bu sadece kısas cezası için değil diğer müessir fiiller için de bu şekilde uygulanmıştır. Hırsızlık yapan kimsenin, sahte berat ve hüccet yazan kimsenin eli kesilecek olsa sokaklarda belki yüzlerce elsiz, kolsuz insan görülebilirdi. Eli kesilen bir kimse başkalarına “mûcib-i ibret” olsa bile, devlete de ve zarar suçtan zarar gören kimseye de doğrudan bir yararı bulunmayacaktı.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz